|
Gizli
Dünya Devleti ve Siyonizm
Ahmet Varol
Bugün yeryüzünde çok sayıda bağımsız devletin varlığına
inanılmaktadır. Fakat bu devletlerin yöneticilerinin kendi ülkelerini ve
halklarını ilgilendiren basit konularda bile kendi bağımsız iradeleriyle
karar vermekte zorlandıklarını görürsünüz. Bir önemli husus da şudur:
Bilindiği üzere çağımızda demokrasi adeta bütün insanlığa mal edilmiş bir
"siyasi din" haline getirilmiştir. Hatta demokrasi çağımız siyasetinin
'a priorisi' yani öncülüdür. Bu yüzden demokrasinin de, tıpkı aklın 'a
priorileri' gibi muhakemeden ve tartışmadan uzak tutulması gerektiğine
inanılır. Oysa birçok ülkede halkın büyük bir çoğunluğunun seçtiği ve
istediği kişiler bir türlü yönetime gelemezler. Bunlardan bazıları işin içine
girdiğinde kendilerine sunulan demokrasinin sadece bir seraptan ibaret
olduğunu fark ederler. Bazıları Cezayir'de olduğu gibi yönetime talip olurken
kendilerini zindanda bulurlar. Bazıları da yönetime gelseler bile iktidara
gelemezler. Siyaset meydanlarında prim yapmak için savunduklarına karşı en
başta onların kullanıldığına şahit olursunuz. Bütün bunları görünce bir
"derin devlet" gerçeği karşınıza çıkar. Aslında bu "derin
devlet" gerçeği sadece lokal veya ulusal değildir. "Derin
devlet" gerçeğinin global yönünün, lokal yönüne baskın olduğunu
unutmayalım. Bu yüzden günümüz dünyasını karıştıran gizli ellerin sahiplerini
tanımak için araştırma yapanlar bir "Dünya Derin Devleti"yle veya
"Gizli Dünya Devleti"yle karşılaşmışlardır.
Geçtiğimiz Mayıs ayında Amerika'da Bilderberg Grubu'nun yıllık
toplantısı gerçekleştirildi. Bu toplantıyla birlikte söz konusu Gizli Dünya
Devleti veya Dünya Derin Devleti konusu yeniden gündeme geldi. Ancak yapılan
yorumlarda ağırlıklı olarak Bilderberg konusu öne çıktı. Oysa Bilderberg
Grubu, yirminci yüzyıla damgasını vuran ve 21. yüzyılda da dünya üzerindeki
sultasını daha da güçlendirme amacına yönelik yeni teoriler geliştiren
karanlık ağın sadece bir organıdır.
Söz konusu karanlık ağla ilgili yorumlarda dikkat çeken bir şey
de ağırlıklı olarak, emperyalizmin bu ağ üzerindeki etkisine ve rolüne dikkat
çekilmesiyle yetinilmesidir. Bazı yorumcular, 20. yüzyılda hüküm süren
emperyalizmin uluslararası siyonizmle ilgisine de dikkat çekiyorlar ama birçoklarınca
bu gerçek göz ardı ediliyor.
Siyonizm, 1897 Basel konferansıyla teşkilatlanmaya başlayan bir
ideolojik oluşumdur. Yahudiler bu konferanstan önce de devlet yönetimleriyle
irtibat kurarak birtakım siyasi oyunlar çeviriyorlardı. Ancak siyonist ideolojiye
göre teşkilatlanmanın başlamasıyla birlikte bu işi tek merkezden ve daha
organize bir şekilde yürütmeye başlamışlardır. Böylece güçlerini ve
etkilerini daha da artırmışlardır.
Biz bu araştırmamızda siyonizm ve bu ideolojinin organik yapısı
üzerinde durmayacağız. Ağırlıklı olarak yukarıda sözünü ettiğimiz Dünya Derin
Devleti yahut Gizli Dünya Devleti, bu gizli devletin dünyanın her tarafına
elini uzatan teşkilatları ve bu teşkilatlarla siyonistlerin irtibatları
hakkında bilgiler vermeye çalışacağız.
Karanlık Bir Şer Örgütü: İlluminati Şebekesi Yukarıda sözünü
ettiğimiz Bilderberg Grubu, Illuminati şebekesinin bir organıdır. Ancak
Illuminati şebekesi 18. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkarken, Bilderberg
Grubu 1954'te ortaya çıkmıştır. Yani arada 177 yıllık bir zaman farkı var.
Temelinde "aydınlanma, ruşenilik, vahdet-i vücud
felsefesi" gibi muhtelif felsefi akımların etkisi olduğu iddia edilen
İlluminati hareketi, 1 Mayıs 1776'da Adam Weishaupt tarafından Almanya'nın
Bavyera eyaletinde kurulmuştur. Daha doğrusu o tarihte bir Illuminati
örgütlenmesi ortaya çıkmıştır. Weishaupt, Ingolstadt Üniversitesi'nde hukuk
profesörü iken masonik eğilimlere merak sarmış ve bir gizli örgüt kurmuştur.
1779'a gelindiğinde Illuminati örgütünün 54 üyesi bulunuyordu ve Bavyera
eyaletinin dört şehrinde teşkilatlanmıştı. Örgüt üyeleri ağırlıklı olarak
masonik kimlikleri öne çıkarıyorlardı.
Almanya' daki din adamlarının hemen tamamı Illuminati şebekesine
düşmandı. Bunun sebebi elbette onun, hıristiyanların değerleriyle alay eden,
bu değerlere iğrenç bir şekilde saldıran Tapınak Şövalyeleri'nin devamı
olduğunun tahmin edilmesiydi. Ayrıca Illuminati üyeleri zaman zaman yönetimi
de hedef alan yayınlar yapıyorlardı. Bu yüzden 1784'te teşkilatlarına bir
polis baskını gerçekleştirildi ve birçok üyeleri göz altına alındı. 22
Haziran 1784 tarihinde de Bavyera Elektörü bir ferman yayınlayarak Illuminati
örgütünü tamamen kapattı. Örgütün üyelerinin çoğu tutuklandı. Başta lider
Weishaupt olmak üzere birçok üyesi de ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Aynı
ferman 1785 Ağustos'unda tekrarlandı ve böylece Bavyera'da sadece İlluminati
değil, masonluk da silinmiş oldu.
Bavyera'da Illuminati ve masonluğun yasaklanmasının Avrupa ve
Amerika'da ciddi bir etkisi oldu. Bayağı korku ve telaşa kapılan diğer
ülkelerdeki masonlar kendilerine de yasak getirilmemesi için büyük bir
gürültü kopardılar. Öyle ki ABD başkanı George Washington, tereddütlere
kapılan Amerikalı masonlara güvence verme ihtiyacı duydu.
Bavyera'da yasaklanan Illuminati ve mason teşkilatları çok
geçmeden yer altı örgütleriyle faaliyetlerini sürdürdü. Fakat bu kez Almanya
dışına da uzanarak tüm Avrupa'da teşkilatlanmak için faaliyetlerini
hızlandırmaya başladı. Örgütlenme çalışmalarını hızlandırmasında Johann Bode
adlı bir masonun önemli katkıları oldu. Bazı kaynaklara göre Goethe, Mozart,
Schiller ve Herder gibi birçok ünlü bu örgütün saflarına katılmışlardır.
Yeraltı teşkilatlarının yapılandırılmasında farklı isimler
kullanıldı. Örneğin Fransız Devrim Kulübü ve Jacobin Kulübü Illuminati
hareketinin devamını sağlamak için kurulmuş oluşumlardır. Bunlar asıl önemli
faaliyetleri yer altından yürütüyor, ama masonluğun çok fazla murakabe
altında olmadığı yerlerde salon toplantıları da düzenliyordu. Fakat bu
toplantıları yine de halka açık değil, sadece üyelerin katılabildiği türden
toplantılardı. Örneğin Jacobin Kulübü için tutulan salona 1300 üye
katılıyordu. Tamamen üyelere mahsus ve gizli olarak düzenlenen bu
toplantılara Fransa'nın en iyi eğitim görmüş ve en etkin kişileri katılırdı.
Jacobin'lerin ideali, tüm kurumları ve krallığı ortadan kaldırarak adına
"Yeni Dünya Düzeni" ya da "Evrensel Cumhuriyet" dedikleri
bir düzen kurmaktı.
Illuminati, kelime olarak aydınlıkçılar veya aydınlananlar
anlamına geliyor. Kök olarak İtalyanca'dır. Fransızca'da ışık anlamına gelen
'la lumière' kelimesi de aynı kökten gelir. Birçok araştırmacının ortak
tespitine göre fikri altyapısı ve temeli Tapınak Şövalyeleri' ne dayanıyor.
Kuruluşundaki amacı Avrupa masonluğunu bir çatı altında birleştirmekti.
Illuminati'nin Temelini Oluşturan Tapınak Şövalyeleri Illuminati
şebekesinin fikri altyapısını oluşturan Tapınak Şövalyeleri orijinal adıyla
"Tampliye Tarikatı" Haçlı seferleri sonrasında Kudüs'te kuruldu. Bu
adı almalarının sebebi ise iddia edildiğine göre Kudüs kralının Süleyman
mabedinin bulunduğunu ileri sürdükleri bölgeyi koruma görevini kendilerine
vermesiymiş. Masonluğun da temel fikriyatını geliştiren Tapınak Şövalyeleri
muhtelif adlarla varlığını sürdürmüştür. Bugün bu hareketin en çok tanınan
kolu ise Sion Birliği'dir.
Sadece masonluğun değil siyonizm ideolojisinin fikriyatının
geliştirilmesinde de rolleri olduğu bilinen Tapınak Şövalyeleri kısa zamanda
büyük servetler elde etmişlerdir. Batı'nın yalnızca en büyük askeri gücü
olmakla kalmayıp aynı zamanda en önemli tüccarları arasında ilk sıralarda yer
aldılar. Tapınak Şövalyeleri hareketi bugünkü masonlar gibi gizliliğe büyük
önem verirlerdi. İlginçtir ki Batı'ya ait olduğu sanılan bu örgütün
mensupları Hz. İsa'yı yalancı peygamber olarak tanımlıyorlardı. Haça
tükürmeyi, haçın üzerine basmayı ve hıristiyanların dini değerlerine hakaret
etmeyi adeta kutsal fiiller addediyorlardı. Bunun sebebi ise asıl fikir
babalarının ve organizatörlerinin yahudi kökenli olmasıydı.
Bir ara siyasi otoritelerinin zayıflaması sebebiyle
hıristiyanların dini değerlerine hakaret ve saldırı suçlamalarıyla yargı
önüne çıkarıldılar ve bazıları ölüme mahkum edildiler. Ama daha sonra
saklanmayı yani yer altına çekilmeyi başararak varlıklarını sürdürdüler.
Birçok araştırmacının ortak tespitine göre masonluk hareketinin
temelini de bu Tapınak Şövalyeleri hareketi oluşturur. Her iki hareketin aynı
simgeleri kullanmaları bu yöndeki kanaati desteklemektedir. Ayrıca Tapınak
Şövalyeleri'nin hıristiyanların dini değerlerine hakaretten dolayı
yargılanmalarından sonra yer altına girmelerinin ardından masonluk
örgütleriyle ortaya çıktıkları tahmin edilmektedir. Bu kanaati destekleyen
muhtelif tarihi belgeler ve bilgiler de bulunmaktadır. Fakat mason kardeşler
adıyla yeniden örgütlenirken biraz daha tedbirli hareket etmeyi tercih
etmişlerdir. Bu kez hıristiyanların dini değerlerini aşağılayıcı tutum içine
girmektense onları çok rahatsız etmeyecek hatta onların da kabul
edebilecekleri bir fikri altyapı oluşturmaya özen göstermişlerdir. Ayrıca masonlukta
gizliliğe önem vermiş, kendilerini çok fazla açığa vurmaktan sürekli
kaçınmışlardır.
Tapınak Şövalyeleri, Mason Biraderler ve Illuminati Şebekesi,
Hepsi Aynı Kaynaktan Beslenmiştir Illuminati şebekesini oluşturanlar ise hem
masonluk hem de Tapınak Şövalyeleri hareketi ile irtibatı olan kişilerdi.
Tapınak Şövalyeleri, Mason Biraderler ve Illuminati Şebekesi'nin
fikriyatlarını, tören biçimlerini, beyin yıkama metodlarını ve simgelerini
bağımsız bir bakış açısıyla inceleyenler bunların hepsinin de aynı kaynaktan
beslendikleri ve aynı amaca hizmet ettikleri üzerinde ittifak etmektedirler.
Illuminati şebekesinin Ortaçağ'daki siyonizm hareketi olarak
nitelendirebileceğimiz Tapınak Şövalyeleri'nin diğer adıyla Tampliye
tarikatının bir devamı olduğu konusunda fikir veren bazı bilgileri burada
aktarmak istiyoruz:
Nesta H. Webster'in Secret Societies and Subversive Movements
adlı çalışmasında ünlü büyücü ve okült uzmanı Cagliostro'nun Illuminati
şebekesine katılması münasebetiyle düzenlenen tören hakkında şu notlar
aktarılıyor: "İçi evrak dolu demir bir sandık açıldı. Töreni yöneten
kişi sandıktan el yazması bir kitap aldı ve ilk sayfasını okudu:
"Bizler, Tampliyelerin Büyük Üstadları..." sözlerini kanla yazılmış
bir and izliyordu. Söz konusu bu kitap "İlluminizm"in aslında tüm
monarşilere ve kiliseye karşı bir nifak olduğunu, ilk saldırının Fransa
tahtına yöneleceğini ve Fransa'da krallığın çökertilmesinden sonra sıranın
Roma'ya geleceğini belirtmekteydi." Burada vurgulanan hususlar gerçekten
üzerinde durulması gereken şeylerdir: Birinci olarak: El yazması kitabın bir
sandıkta saklanması ve törende oradan çıkarılması işlemini ele alalım. Sandık
yahudi literatüründe özel bir mana taşımaktadır. Yahudilerin bu konudaki dini
anlayışlarına temel teşkil eden hadiseye Kur'an-ı Kerim'de de işaret edilir.
Talut ve Calut kıssasında Talut'un komutanlığının ilahi bir hükme dayandığını
bildirmek için o dönemin peygamberinin verdiği bilgi hakkında şöyle
buyurulur: "Peygamberleri onlara:
"Onun hükümdarlığının belgesi, size, içinde Rabbinizden bir ferahlık ve
Musa ailesiyle Harun ailesinin geriye bıraktıklarından arta kalanların
bulunduğu ve meleklerin taşıdığı Tabut'un gelmesidir. Eğer iman ediyorsanız,
bunda sizin için bir delil vardır" dedi." (Bakara, 2/248) Burada tabut ile kastedilen bir sandıktır.
Yahudiler bu sandığın bugün hala dünyada dolaştığına inanırlar. O sandığın
taşıdığı manayla irtibatlandırmak için de el yazması kutsal kitaplarını özel
bir sandık içinde saklarlar. Dini törenlerinde kitaplarını bu sandıktan çıkarır,
tören sonrasında yine özenle sandığa yerleştirirler. İkinci olarak 'kanla
yazılan and' üzerinde durmak gerekir. Kan sembolü, siyonizmde ve bu
ideolojinin temelini oluşturan dini literatürde sıkça kullanılan bir
semboldür. Ancak kanla ilgili semboller genellikle gizli tutulur. (Necip el-Kiylani'nin Yahudinin Kanlı
Böreği adıyla Türkçe'ye tercüme edilen tarihi ve belgesel romanında,
siyonizmin temelini oluşturan dini literatürdeki "kan" kutsamasına
işaret eden önemli bilgiler ve belgeler mevcuttur.) Üzerinde durulması
gereken üçüncü husus Illuminati'nin aslında kiliseye karşı olduğu hususudur.
Tapınak Şövalyeleri de kiliseye karşı tavır alan ve hıristiyanların dini
değerlerine hakaret eden bir hareketti. Ama bu konuda izledikleri tutum
tepkilere yol açınca ve birçok idam cezasına kapı açan yargılamalara sebep
olunca söz konusu tarikat yer altına çekilmiş, ardından farklı bir yüzle
ortaya çıkmıştı. Fakat bu farklı yüzünde hıristiyanların değerlerini hedef
alan, bu değerlere hakaret anlamı içeren tavırlar dışa pek yansıtılmıyordu.
Gerçekte ise bu konuda değişen birşey yoktu. Aradaki tek fark bu düşmanlığın
artık bir 'nifak'a dönüşmesiydi ki bu husus da yukarıdaki notta
vurgulanmaktadır. Dördüncü husus Illuminati'nin Avrupa'daki monarşilere karşı
bir hareket olduğunun vurgulanmasıdır. Bu tutum özellikle entelektüel kesimin
ilgi ve desteğinin kazanılmasının en önemli sebebiydi. Ne var ki entelektüel
kesimde ortaya çıkan monarşi karşıtlığının Illuminati tarafından
yönlendirilmesi, monarşik düzenlerin yerine geçecek yönetimlerin tek
merkezden kontrol edilmesine ve bu kontrolün de Illuminati şebekesinin elinde
olmasına fırsat verecekti. İlk doğuş yeri olan Bavyera'da yasaklanmasından
sonra ağırlık merkezini Fransa'ya taşıyan Illuminati hareketinin bu ülkedeki
monarşik düzene karşı çalışmalara ağırlık vermesi dikkat çekmektedir. Daha
önce de söz ettiğimiz üzere, Illuminati'nin bir devamı durumundaki Jacobin
Kulübü'nün üyeleri monarşik düzeni yıkıp yerine Yeni Dünya Düzeni yahut
Evrensel Cumhuriyet olarak adlandırdıkları yeni bir yönetim getirmeyi bir
ideal olarak görüyorlardı. 1785'te Almanya'dan kovulan Illuminati'nin
Fransa'da bu çalışmaları hızlandırmasının üzerinden çok fazla zaman geçmeden
1789'da Fransız Devrimi'nin gerçekleşmesi bir tesadüf olmasa gerek.
Fransız Devrimini hazırlayan sebepleri ve gelişmeleri
incelediğimizde çok ilginç şeylerle karşılaşırız. Bakın William T. Still'in
New World Order adlı eserinde ne deniyor:
"1789 yılının ilkbahar ve yaz aylarında İlluminatilerin
tahıl piyasasında gerçekleştirdikleri manipulasyonlar sonucunda yapay bir
buğday darlığı yaratıldı. Bu durum o denli geniş bir açlığa yol açtı ki, tüm
ülke kısa zamanda ayaklandı. Olayların başını çeken kişi, Fransa Büyük
Doğusu'nun Büyük Üstadı Orleans Dükü idi. İlluminatiler, halkın çektiği
acıları bir araç olarak kullanarak yarattıkları huzursuz ortamın devrimci
eylemlerine yararlı olacağını planlamışlardı. Gerçekten de, besin stoklarını
bloke ederek ve Ulusal Meclis'te tüm reform girişimlerini engelleyerek,
durumu iyice kötüleştirdiler ve halkı tam anlamıyla açlığa mahkum ettiler...
14 Temmuz günü Bastille yağmalandı. Özgür bırakılan tutuklu
sayısı yalnızca yedi idi. Fransız tarihçiler bugün, eylemin asıl amacının
Bastille'i yıkmak ve tutukluları kurtarmak olmadığını belirtiyorlar. Asıl
amaç Bastille'de saklanan barut ve silâhları ele geçirmekti. Böylece
silâhlanan Jakobenler, 22 Temmuz gününden başlayarak o güne dek eşi
görülmemiş ve titizlikle planlanmış bir ihtilâl girişimini sahneye koydular.
Bu dönem tarihte "Büyük Korku" diye adlandırılacaktır...
Öncelikle tüm ülkede eşzamanlı bir panik duygusu yaratıldı.
Köyden köye, kentten kente giden atlılar, yurttaşlara "haydutların"
yaklaşmakta olduğunu ve kendilerini korumak istiyorlarsa silâha sarılmaları
gerektiğini bildirdiler. Ayrıca, tüm bu olayların sorumlularının
malikânelerde ve şatolarda gizlendikleri, bizzat kralın buraları ateşe
vermelerini buyurduğu yurttaşlara söylendi. Fransa kralına bağlı olan halk bu
emirlere uydu. Artık alevlerin denetlenmesi imkansızdı, yağma ve yıkım sürerken,
anarşi gittikçe yaygınlaşıyordu...
Paris sokakları teröre teslim olmuştu...1793 Kasım'ında tüm
Fransa'da rahiplerin öldürülmeye başlanması, dine karşı bir kampanyanın
yürürlüğe girdiğini ortaya koyuyordu. Tüm mezarlıklara, İlluminatilerin ünlü
sloganı olan "Ölüm Sonsuz Bir Uykudur" sözlerini içeren yazılar
asılmaya başlandı. Paris'teki kiliselerde "Akıl Bayramları" adı
altında eğlentiler düzenleniyor, fahişeler tanrıça gibi tahta
çıkarılıyorlardı. Bu törenlerin bir adı da "Exoterion"du ve
Weishaupt'un kaleme aldığı "Aşk Tanrıçasının Kutsanması" adlı bir
şiiri örnek alıyorlardı...
Thomas Jefferson, üç yıl süren Fransa elçiliğinden 1791'de
Amerika'ya geri döndüğünde, tüm bu kıyımı "ne güzel bir devrim"
diye tanımlamış ve tüm dünyaya yayılmasını umut ettiğini yazmıştır.
Jefferson, neredeyse tüm Fransa halkının Jakoben olduğuna inandığını
açıklamıştır. Ona göre, bu büyük çoğunluk, ulusal iradeyi açıkça ortaya
koymaktaydı...
1793 yılının sonlarına doğru, yeni devrim yönetimi sayıları yüz
binlere ulaşan işsizlerle yüz yüze kaldı. Devrimin önderleri, sonradan bütün
diktatörlerin taklit edeceği yeni bir "terör" projesini uygulamaya
geçirdiler: Nüfus azaltılması
Amaç Fransa'nın yirmi beş milyona ulaşan nüfusunu on altı
milyona indirmekti. Robespierre, nüfusun azaltılmasını kaçınılmaz buluyordu.
Nüfusun azaltılması ile görevli devrim komitesi üyeleri, gece
gündüz harita başında her kentte kaç kellenin kopartılması gerektiğini
hesaplıyorlardı. Devrim mahkemeleri kimlerin ölmesi gerektiğine karar veriyor
ve sonu gelmez bir kurban sürüsü giyotinin yolunu tutuyordu. Yalnızca
Nantes'de, bir gece içinde 500 kimsesiz çocuk kent mezbahasında öldürülüyor,
144 yoksul kadın nehre fırlatılıyordu."
Fransız Devrimi'nde masonların rolüne işaret amacıyla Nesta H.
Webster de Secret Societies and Subversive Movements adlı eserinde şunları
yazıyor: "1789 yılında krallığın yıkılması ile birlikte, 10 Ağustos
gününden başlayarak üç renkli Fransız bayrağı devrimin kızıl bayrağı ile
değiştirildi. "Yaşasın Kral Orleans" çığlıkları ile masonların
"Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik" seslenişi sokakları kapladı."
İşte böyle bir devrim, dünyadaki kalabalık kitleleri yönlendiren
medya organı tarafından yeni bir çağ açan, dünyayı demokrasi ile tanıştıran
son derece önemli bir olay olarak lanse edilmiştir.
İlluminati Şebekesinde İhanetin Cezası Ölümdür İlluminati adını
ve üyelerini inanılmaz bir sır gibi saklayan ölümcül bir kuruluştur. Bugün
hemen her ülkede mevcuttur. Özel eğitim, tören ve alt kültürlerden
gelmeyenler İlluminati'ye kabul edilmezler. ABD başkanlarının pek çoğu
İlluminati'den ya icazet alırlar ya da üyesidirler. İlluminati o kadar
gizlidir ki, varlığından bile bahsedilmez. Bu gizli örgüte ihanet edenlerin
cezası kayıtsız şartsız ölümdür. Illuminati'nin NATO ile veya Gladyo gibi yeraltı
örgütleri ile de ilişkisi olduğu bilinmektedir. İnşallah bu ilişkiden ileride
söz edeceğiz.
Irkçılığın Babası Cecil Rhodes ve Illuminati 19. yüzyılın ikinci
yarısında Illuminati Şebekesi'nin en çok öne çıkan adı Cecil Rhodes adlı
İngiliz siyasetçidir. Bu kişi Güney Afrika'yı tümüyle yerlilerin ellerinden
alarak sömürgeciliğin kontrolüne sokan adamdır. Güney Afrika topraklarını
aynı zamanda oldukça insafsızca yönetmiş ve çıkardığı fitnelerle yerli
halktan pek çok insanın kırılmasına sebep olmuştur. Zaten Güney Afrika'yı
sömürgecilerin kontrolüne sokmasındaki başarısı izlediği fitne
politikalarından kaynaklanıyordu. İzlediği fitne politikasında seçtiği iki
kabileyi birbirine düşürüyor, bu iki kabilenin fertleri iyice birbirlerini
kırıncaya kadar hadisenin dışında kalmaya yahut bir yandan ateşin üzerine
benzin dökmeye devam ediyordu. Her iki kabile de iyice zayıf düştükten sonra
müdahale ediyor, "barış ve anlaşma" sağlama iddiasıyla her ikisini
birden kontrolüne alıyordu. Bu amaçla: "Önce sorun çıkar, sonra çözüm
öner" teorisini geliştirmişti. Irk ayrımı politikasının fikir babası da
odur. Onun bu fikriyatı yüzünden Güney Afrika'nın yerlileri ve asıl sahipleri
olan siyahlar yıllarca zulme, aşağılanmaya maruz kaldılar.
Rhodes, politik alanda bu oyunları çevirirken kendisi de Güney
Afrika'nın bütün zenginliklerine kondu. Elmas kaynağı yönünden oldukça zengin
olan Güney Afrika'nın elmas tarlalarını işleterek hayal edebileceğinin çok
üstünde servete sahip oldu. Bugünkü Rhodesia adlı ülke de adını onun
soyadından alır.
İşte bu Rhodes, 19. yüzyılın sonuna doğru Londra'da oldukça
etkili bir faaliyet merkezi oluşturan Illuminati şebekesini devreye soktu. Bu
şebekenin amacı ise dünyayı tek merkezden yönetmek, dolaylı sömürgeciliğin
çengeline takılan devletlerin yöneticilerini yetiştirmek ve onlar vasıtasıyla
bütün dünyaya kumanda etmekti. Bu amaçla Rhodes Bursları adıyla geleceğin
yöneticisi olacak üniversite öğrencilerine yardım ve onların murakabe
edilmesi amacıyla bir organizasyon oluşturdu.
Rhodes bursuyla okuyan öğrenciler diğerlerinden bayağı farklı
kabul ediliyordu. Çünkü onlar belli bir amaç için hazırlanıyordu. Onlar
ülkelerine döndüklerinde yönetim, ekonomi ve medya alanında önemli noktalara
yerleşebilmek için çalışacaklardı. Bunun yanı sıra gittikleri yerlerde
Illuminati şebekesinin temsilcisi olarak çalışacaklardı. Illuminati şebekesi
onları ülkelerine döndüklerinde kendi gayretleriyle baş başa bırakmayacak
hedeflenen noktalara yerleşmeleri için gerekli irtibatları kuracak, bu amaçla
siyasi baskı gücünü kullanacaktı. Illuminati şebekesi Rhodes burslarıyla
okuyan üniversite öğrencileri için aynı zamanda bir beyin yıkama mekanizması
olarak çalışıyordu. Onları belirlenen amaçlara hizmet etmelerini sağlayacak
fikirlerle donatmak için çabalıyordu. Kendilerine dünya hesapları açısından
parlak bir gelecek hazırlamak isteyenler için de Rhodes bursları sadece bir
eğitim bursunun yani maddi yardımın temin edilmesinden ibaret değildi. Bunun
çok çok ötesinde bir anlam taşıyordu. Bu yüzden maddi durumları iyi olan
öğrenciler de bu Rhodes bursları organizasyonuyla irtibat kurmak için
fırsatları değerlendiriyorlardı. Talep çok olduğu zaman da Rhodes burslarını
koordine edenler açısından iş kolaylaşıyordu. Çünkü amaçlara uygun olanları
seçme ve gerektiğinde aralarından eleme yapma imkanı doğuyordu.
Dünyadaki birçok önemli yönetici Rhodes burslarıyla üniversite
tahsilini gerçekleştirmiştir. Bunlardan biri de ABD'de iki dönem başkan
seçilen Bill Clinton'dur.
Cecil Rhodes, 1902'de ölürken tüm mal varlığının Rhodes bursları
için kullanılmasını vasiyet etti.
Vitrinde Rhodes, Arkada Rothschild Ailesi Buraya kadar
verdiğimiz bilgilerden Illuminati şebekesinin etkili kılınmasında ve Rhodes
bursları organizasyonunun oluşturulmasında Cecil Rhodes'in adının öne çıktığı
anlaşılıyor. Fakat onun arkasında duranlar ve asıl işin sermayesini
sağlayanlar farklıydı. O da Rothschild ailesi. Peki neyin nesidir bu aile? Bu
aile bankacılık alanında tam anlamıyla bir saltanat oluşturmuş oldukça zengin
bir aileydi. Fakat burada dikkatlerden kaçmaması gereken husus bu ailenin
yahudi azınlığa mensup olduğudur. Bu aile maddi gücünü kullanarak siyasi
alanda pek çok iş becermiştir. Hatta Hitler'le de yakın irtibatı olduğu
bilinmektedir ki inşallah bu hususa ileride temas edeceğiz.
Yuvarlak Masa Teorisi Illuminati şebekesinin temel amacı bütün
dünyayı tek merkezden yönetebilmek için eli her tarafa uzanabilen bir ağ
oluşturmaktı. Fakat bunun gerçekleşmesi için birbirleriyle irtibatlı birtakım
alt mekanizmaların oluşturulmasına ihtiyaç vardı. İşte bundan dolayı bir
Yuvarlak Masa (The Round Table) teorisi geliştirildi. Bu teoriye göre
şekillendirilecek organlar, üstlendikleri görevlere göre kendi aralarında bir
irtibat ağı kuracak, bilgi alış verişinde bulunacak ve dünya ülkelerini
yönlendirecek politikalar geliştireceklerdi. Yuvarlak Masa organlarının
elemanları kendi ülkelerinde etkili kişiler olacaklardı.
Yuvarlak Masa teorisi ilk olarak 1877'de John D. Rockefeller,
Cecil Rhodes, John P. Morgan, Andrew Carnegie ve Mayer A. Rothschild' dan
oluşan beşli tarafından ortaya atılmıştır. Bunların hepsi de Illuminati
şebekesinin üyeleriydi ve üçü yani Rockefeller, Morgan ve Rothshild yahudi
kökenliydi.
Yuvarlak Masa ve Birinci Dünya Savaşı Yuvarlak Masa'nın seçkin
üyeleri, Birinci Dünya Savaşı öncesinde ülkelerindeki savaş komitelerinde
önemli görevler üstlenmişlerdi. Bu kişiler siyaset sahnesinde, birbirlerine
zıt ülkeleri temsil ediyor ama Yuvarlak Masa'da bir araya gelebiliyorlardı.
Bu kişilerin savaşın şartlarını ve sebeplerini kendi elleriyle
hazırladıkları, Birinci Dünya Savaşı'nın arkasında duran gerçeklerin altını
kurcalama zahmetine katlanan araştırmacıların dikkatinden kaçmamıştır. Bu
kişiler savaş esnasında da ülkelerinin savaş komitelerindeki üst görevlerini
sürdürmüşlerdir.
Savaş sonrasında ortaya çıkan şartlar Illuminati şebekesinin
hesap ve planlarına daha da uygundu. Savaşın ateşini yakan ve dört yıl
boyunca üzerine gaz döken Yuvarlak Masa üyeleri, 1919'da Fransa'nın başkenti
Paris yakınlarında Versailles Barış Konferansı'nda bir araya gelmiş ve savaş
sonrası şartlarda dünyaya nasıl şekil verebileceklerini tartışıyorlardı. Bu
toplantıda bir araya gelen Alfred Milner, Edward Mandel ve Bernard Baruch,
Yuvarlak Masa'nın seçkin üyeleriydi ve zaten kendilerinin çıkardığı savaşın
ortaya çıkardığı şartları değerlendirme konusunda görüş alışverişinde
bulunuyorlardı. Bunlardan Alfred Milner, Yuvarlak Masa'nın lideriydi.
Konferansa katılanların birçoğu, daha önce sözünü ettiğimiz ünlü banka
hanedanı Rothschild ailesinin fertleri tarafından önerilmişti. Bu ailenin yahudi
azınlığa mensup olduğunu daha önce belirtmiştik.
Filistin topraklarında bir yahudi devletinin kurulmasıyla ilgili
politikaların geliştirilmesinde karanlık gizli örgütlerin önemli rolü
olmuştur. Versailles Barış Konferansı' nda alınan kararların arasında da
Filistin'de bir yahudi devleti kurulması vardı.
Hotel Majestic'te Yapılan Toplantı Birinci Dünya Savaşı
sonrasında yapılan önemli bir toplantı da Paris'teki Hotel Majestic'te
gerçekleştirilen toplantıdır. Bu toplantıda Yuvarlak Masa'nın bazı organlarının
oluşturulmasıyla ilgili kararlar alındı. Bu kararlar doğrultusunda 1920'de
Dış İlişkiler Komitesi, 1921'de de Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü
kuruldu. Bu organların yönetiminde Rothschild ve Rockefeller aileleri her
zaman söz sahibi olmuşlardır. Bu ailelerin her ikisi de yahudi azınlığa
mensuptular. Rothschild ailesi Avrupa'daki, Rockefeller ailesi ise
Amerika'daki yahudi azınlığın ileri gelenlerindendi.
Dış İlişkiler Komitesi (Council of Foreign Relations-CFR) Dış
İlişkiler Komitesi (CFR), Gizli Dünya Devleti'nin en önemli organlarından
biridir ve Yuvarlak Masa teorisine göre şekillendirilmiş organizasyonların da
eskilerindendir. Bu yüzden CFR üzerinde biraz ayrıntılı bir şekilde durmak
gerekmektedir.
CFR, 21 Temmuz 1921'de New York'ta kuruldu. Kuruluşunda yahudi
kökenli Walter Lippmann'ın önemli rolü olmuştur. Fakat bu oluşumun
kurulmasıyla ilgili ilk karar daha önce de söylediğimiz üzere Birinci Dünya
Savaşı sonrasında toplanan Versailles Barış Konferansı'nda alındı.
CFR, 2. Dünya Savaşı'nda çok önemli bir rol oynamıştır. Foreign
Affairs adlı ünlü dergi bu örgütün yayın organıdır. Bu dergi vasıtasıyla
dünya kamuoyu üzerinde bir politik yönlendirme yapmaya çalışmaktadır.
Görünüşte CFR'nin çalışmalarının pek gizli olmadığı ileri sürülmektedir.
Gerçekte ise diğer Gizli Dünya Devleti organları gibi son derece gizli
çalışmaktadır. Ancak yönlendirme amaçlı faaliyetlerini dışa yansıtmakta ve bu
yansıtma ile açıktan çalıştığı intibaı vermeye gayret etmektedir.
CFR'nin bugün finans, iletişim, akademi, istihbarat, teknoloji
alanlarında en etkin konumlarda bulunan 3500 civarında üyesinin olduğu
sanılmaktadır. Özellikle Amerika'daki istihbarat örgütleri üzerinde oldukça
güçlüdür. FBI, CIA, DIA, DEA ve başka istihbarat şefleri bu örgütün de
elemanıdır ve CFR'nin ilkelerinden dışarı çıkamazlar.
Gizli Dünya Devleti'nde önemli etkinliği olan Rockefeller
ailesinin bir ferdi olan David Rockefeller, CFR'nin onursal başkanı olarak
kabul edilmektedir.
ABD'nin eski başkanları Bill Clinton ve Jimmy Carter, Antony
Lake, eski başkan yardımcısı ve son başkanlık seçimlerinde oğul Bush'un
rakibi olan Al Gore, George Bush (baba ve oğul her ikisi de), oğul Bush'un
başkan yardımcısı Dick Cheney, eski bakan Warren Christopher, Savunma bakanı
Colin Powell, Les Aspin, eski CIA direktörü James Woolsey, yine CIA eski
direktörü Robert Gates, ABD hava kuvvetlerinin eski sekreteri Donald Rice,
ABD'nin eski Pakistan büyükelçisi Robert Oakley, ABD eski Dışişleri bakanı ve
ayı zamanda bu ülkedeki yahudi lobisinin başını çeken Henry Kissenger, eski
Savunma bakanları James Baker, Donald Ramsfeld ve Casper Weinberger, Jimmy
Carter döneminin ulusal güvenlik danışmanlarından Zbigniew Brzezinski, baba
George Bush döneminin ulusal güvenlik danışmanlarından general Brent
Scowcroft, eski hazine bakanı Lloyd Bentsen, eski devlet bakanı George
Shultz, eski ticaret bakanı Robert Mosbacher, ABD'li ünlü finansör ve para
piyasalarında spekülasyonlar yaparak milyarlar kazanmasıyla tanınan, Soros
Vakfı vasıtasıyla dünya ülkelerinin geleceği için Gizli Dünya Devleti'ne
hizmet edecek yöneticiler yetiştirmeye çalışan yahudi kökenli George Soros,
ABD' nin CFR üyesi ünlülerinin başında gelir. Bu isimler ABD politikasında
söz sahibi ya da geçmişte söz sahibi olmuş CFR üyesi ünlülerin sadece az bir
kısmını teşkil etmektedir. CFR üyelerinin birçokları aynı zamanda Bilderberg
ve/veya SBS üyesidirler.
CFR'nin Türkiye'den de üyeleri mevcuttur. Aydınlık gazetesinde
yer alan bir yazıda Rahmi Koç' un CFR'nin Türkiye temsilcisi olduğu ve
örgütün, Şubat 2001'de Koç Holding binasında Rahmi Koç'un ev sahipliğinde bir
toplantı yaptığı ileri sürülmüştür.
Bilderberg Gizli Dünya Devleti'nin ismi en çok duyulan
organlarından biri Bilderberg'dir. Aslında Bilderberg, Illuminati şebekesinin
emellerini gerçekleştirmek amacıyla geliştirdiği Yuvarlak Masa teorisine göre
ortaya çıkarılmış bir oluşumdur. Fakat Illuminati şebekesinin ortaya
çıkmasıyla Bilderberg'in kurulması arasında 177, Yuvarlak Masa teorisinin
ortaya atılmasıyla arasında ise 77 yıl vardır. Yuvarlak Masa'nın en eski
organlarından olan CFR'den ise 33 yıl sonra ortaya çıkmıştır.
Yukarıda üzerinde durduğumuz CFR'nin ağırlık merkezini Amerika
oluşturuyordu. Bu yüzden Bilderberg, CFR ve öteki örgütlerin Avrupa ayağını
ve etkinliğini teşkil etmek için Hollanda' da Oosterbeek şehrinde Bilderberg
Oteli'nde 1954'te kurulmuştur. Kuruluşun gerçekleştirildiği otelin sahibi de
Hollanda kralıydı. Örgüt de ilk toplantının gerçekleştirildiği otelin adını
alarak Bilderberg Group (Bilderberg Grubu) diye adlandırılmıştır.
Bilderberg Grubu'nun kurucuları arasında Hollanda prensi
Bernhard ve Polonyalı sosyolog Dr. Joseph Hieronim Retinger de vardır.
Retinger, Bilderberg' in fikir babası olarak bilinir. Aynı zamanda CFR
üyesidir. Bilderberg'in kuruluşunda, ABD istihbarat örgütlerinin, özellikle
CIA' nin rolü olduğu çok iyi bilinmektedir. Prens Bernhard ise eski bir Nazi
SS üyesidir. (Nazi SS' den ileride söz edeceğiz). 1937'de Hollanda prensesi
ile evlenmiştir, ama Nazilerle olan yakın bağları çok iyi bilinmektedir.
Bilderberg'in kurucucuları arasında yer alan Prens Bernhard'ın
Nazi SS üyesi olması konusu üzerinde biraz durmak gerekmektedir. Fakat
Hitler'in yükselişinde gizli ellerin rolü hakkında özel bir bölüm
geleceğinden bu konunun ayrıntısına orada girmeyi tercih ediyoruz.
Bilderberg'in kuruluşunda zikrettiğimiz iki isim geçmekle
birlikte asıl önemli rol oynayanlar ve finansörlük yapanlar Gizli Dünya
Devleti organlarında ismi sıkça geçen Rothschild ailesidir. Bu çalışmada
Amerikalı Rockefeller ailesi tarafından da desteklenmişlerdir.
Bilderberg, dünyanın yönetimi ve küreselleşme konusunda her yıl
farklı ülkelerde toplantılar yapar. Toplantılar son derece gizli şartlarda ve
özel ortamlarda yapılır. Toplantıları genellikle her yılın Mayıs ayının son
haftasına denk gelmektedir. Katılanlar yaklaşık üç günlük toplantı süresince
dış dünya ile bağlantılarını koparmak zorunda kalıyorlar.
Katılanlar toplantılarda neler konuşulduğu değil nelerin gündeme
geldiği hakkında bile herhangi bir bilgi vermekten kaçınırlar. Örgütün üyesi
olanların dışında hiçbir gazeteci veya yazar toplantıya alınmaz. Üye olanlar
da dışarıya bir şey sızdırmazlar. Dolayısıyla medyanın toplantıların içeriği
hakkında herhangi bir bilgi edinmesi mümkün değildir.
Toplantılarda gizlilik prensibinin eksiksiz uygulanabilmesi için
dikkat edilen bazı hususları burada zikredelim: Grup her yıl yaptığı düzenli
toplantılarda, toplantı yapılan otelin bütününü tutar ve bina güvenlik
güçleri tarafından yakın korumaya alınır. Üç gün süren bu toplantılara
üyelerin eşleri bile çağrılmaz. Toplantılarda not tutulması yasaktır.
Katılanlardan konuşulanları dışarıya sızdırmayacakları üzere yemin alırlar.
Şimdiye kadar düzenlenen toplantılara birçok yazar da katılmış ama bu kişiler
katıldıkları toplantıların içeriği hakkında tek satır bile yazmamışlardır. Bu
da gizlilik prensibine ne kadar sıkı bir şekilde bağlı kalındığı hakkında
yeterince fikir vermektedir. Bu toplantıların ne derece büyük bir gizlilik
içinde yürütüldüğünü grubun etkinliklerini araştıran Robert Eringer,
"Bilderberg Group, The Global Manipulators" adlı kitabında dile
getirir. Eringer, kitabın çalışma safhasında toplantılara muhtelif tarihlerde
katılan dışişleri bakanlarına ve CIA'ye yazdığı mektuplara şaşırtıcı cevaplar
alıyor. Gelen cevaplarda sorulara muhatap olan kişiler böyle bir grubun
varlığını bilmediklerini belirtirler. Örgütün "Spotlight" isimli
bir dergisi yayınlanmaktadır. ABD'li gizli örgüt ve CFR üyelerinin birçokları
aynı zamanda Bilderberg üyesidir. Aslında Bilderberg, CFR'nin çok daha gizli
bir biçimde uluslararası boyuta yayılmış halidir. Amacı Yeni Dünya Düzeni'ni
ve ABD-İngiltere hâkimiyetini ve emperyalizmini tüm dünyaya yaymaktır. Her
yıl yapılan çok gizli ortamdaki toplantılarını hem CIA, hem de toplantının
yapıldığı ülkenin istihbarat örgütü kontrol eder.
Bilderberg kararlarının devlet yöneticilerinin değiştirilmesinde
de önemli rolü olduğuna inanılmaktadır. İngiltere'nin eski başbakanı Margaret
Thatcher'ın yükselişi ve düşüşü buna örnek gösterilir. Thatcher'in 1975'te
Bilderberg toplantılarına katılmasının ardından yıldızının birden parlaması,
bu gelişmenin hemen ertesinde yapılan İngiltere genel seçimlerinde masonların
desteğiyle başbakanlığa seçilmesi ve bu görevini 3 dönem üst üste sürdürmüş
olması, birçoklarının ortak görüşüne göre Bilderberg kararlarıyla onun
desteklenmesi sayesinde olmuştur. Daha sonra gözden düşmesinin ve yıldızının
sönmesinin sebebinin de Bilderberg grubunun, İngiltere'deki kraliyet rejimine
direnmesi taleplerine itiraz etmesi olduğu Jim Tucker adlı bir İngiliz
gazeteci tarafından dile getiriliyor. Thatcher'in düşüşünden sonra Tony
Blair'in yükselişe geçmesinde de Bilderberg'in önemli rol oynadığı tahmin
ediliyor. Çünkü Blair de, Bilderberg toplantısına katılmasından sonra
İngiltere başbakanlığına seçilmeyi başardı. ABD'nin son dönem başkanlarından
Jimmy Carter, baba George Bush ve Bill Clinton'un iş başına gelmesinde
Bilderberg kararlarının etkili olduğu konuyla ilgili araştırmalarda
vurgulanmaktadır.
Bilderberg grubu üzerinde siyonistlerin sultası çoğunlukla açığa
çıkarılmaz. Oysa işin gerçeğinde grubun karar mekanizmasında yer alanlar
yahudilerdir. Hatta grubun asıl yönetim merkezinin Kudüs'te olduğunu iddia
edenler vardır. Kudüs'te 70 hahamdan oluşan Sanhedrin grubunun baş
hahamlarının örgüt hiyerarşisinin en üst noktasında bulunduğu bazı
kaynaklarda vurgulanmaktadır. Bu konudaki bilgiler gizli tutulsa da
Bilderberg'in Amerika'daki yahudi lobisinin en önemli örgütlerinden B'nai
B'rith ile işbirliği içinde olduğu artık gizlenemeyecek kadar açıktır.
Bilderberg toplantılarının ana amacı dünya siyaseti üzerinde
önceden programlamalar yapmak ve projeler geliştirmektir. Konuşulacak ve
tartışılacak konular önceden tespit edilir. Ama bu tespiti örgüt
hiyerarşisinin üst kademesinde yer alanlar yapar. Katılanlar ise sadece görüş
beyan ederler. Fakat katılımcılar sayıca çok olduğundan görüş beyan etme
süresi oldukça kısadır. Konuştuğu konuda uzman olanlara 5, uzman olmayanlara
3 dakika konuşma süresi tanınır. Süre kontrolü ışık sistemiyle yapıldığından
kimse süresini aşma imkanı bulamaz. Buradan anladığımıza göre bu görüş beyan
etme işi bir bakıma laf olsun diye yapılmakta, karar mekanizmasında yine üst
kademeyi oluşturanların sözleri birinci derecede etkili olmaktadır.
Katılanlar ise siyaset sahnesinde ilerleyebilmek için kararları uygulama zorunluluğu
duyduklarından kendilerinden isteneni yapma dışında bir seçenek
bulamamaktadırlar. Alınan kararlar herhangi bir şekilde yazılı veya görsel
kayda geçirilmez. Herkes kararları aklında tutmak ve yeri geldiğinde
hatırlamak zorundadır.
Bilderberg toplantılarına katılan üst düzey devlet adamları
alınan kararları, kendi ülkeleri aleyhine olsa da uygularlar. Bilderberg
Grubu zaman içinde üye sayısını bayağı artırmış ve etki alanını
genişletmiştir. Zikrettiğimiz diğer gizli örgütlerle de işbirliği içinde olduğundan,
güçlerini belli bir noktada birleştirmektedirler.
Bilderberg'in bugüne kadar düzenlenen toplantılarının iki tanesi
Türkiye'de oldu. Bunların birincisi 1959'da İstanbul Çınar Otel'de ikincisi
ise 1975'de Çeşme Altın Yunus tatil köyünde gerçekleştirildi.
Türkiye'de son 50 yıldır başa geçen ünlü politikacıların
birçoğunun Bilderberg üyeleri arasında adları geçmektedir. Bazılarının bu
toplantılara katıldığına dair medyaya yansımış bilgiler bulunmaktadır. Bülent
Ecevit ve Süleyman Demirel'in 1975'te Türkiye'de, Çeşme'de düzenlenen
toplantıya katıldıkları bilinmektedir. Mesut Yılmaz 1990'da New York'ta
düzenlenen toplantıya katılmıştır.
Yine Bilderberg çalışmalarıyla ilgili araştırmalarda geçtiğine
göre 1995 toplantısına Meclis eski başkanı Hikmet Çetin, tanınmış akademisyen
Prof. Dr. Şerif Mardin ve Cem Boyner, 1996 toplantısına eski bakanlardan Emre
Gönensay ve Merkez Bankası başkanı Gazi Erçel, 1997 toplantısına eski bakan
Vahit Halefoğlu, Sabah gazetesinin sahibi Dinç Bilgin, Enka Holding'ten Sinan
Tara, Prof. Dr. Üstün Ergüder, 1998 toplantısına İktisadi Kalkınma Vakfı
başkanı Meral Gezgin Eris, Koç Holding'ten Suna Kıraç, Özelleştirme İdaresi
başkanı Uğur Bayar, emekli büyükelçi Gürbüz Aktan ve Dışişleri bakanı İsmail
Cem, 1999 toplantısına Hürriyet gazetesinin Ankara temsilcisi Sedat Ergin,
Merkez Bankası başkanı Gazi Erçel, TÜSİAD başkanı Erkut Yüceoğlu ve Koç
Holding'ten Suna Kıraç, 2000 toplantısına Sosyal İşler Komisyonu üyesi ve
dönemin NTV yöneticisi Nuri Çolakoğlu ve TÜSİAD üyesi Muharrem Kayhan, 2001
toplantısına Gazi Erçel, emekli büyükelçi Özdem Sanberk, 2002 toplantısına
ise Dünya Bankası'ndan büyük ümit ve hesaplarla Türkiye'ye getirtilen Kemal
Derviş ile birlikte birkaç kişilik bir ekip katıldı. Bunların dışında da
katılanlar oldu tabii ki. İşadamı Selahattin Beyazıt'ın daimi üye sıfatıyla
her sene katıldığı medya kaynaklarında belirtilmektedir. Onun dışında da
birçok daimi üye bulunmaktadır.
Aydınlık gazetesinin yayınladığı bir listeye göre Bilderberg'in
Türkiye üyeleri şu kişilerdir: Selahattin Beyazıt, Şarık Tara, Bülent
Eczacıbaşı, Jak Kamhi, Sakıp Sabancı, Mehmet Emin Karamehmet, Süleyman
Demirel, Bülent Ecevit, Erdal İnönü, Mesut Yılmaz, Hikmet Çetin, İsmail Cem,
İlter Türkmen, Kemal Derviş.
Fakat bu arada Bilderberg toplantısının kendi iç hiyerarşisi
açısından daimi üyelik, üyelik ve herhangi bir toplantıya katılma arasında
fark olduğunu hatırlatalım. Bununla birlikte toplantılara katılmak da grupla
bir bağ kurmayı ve siyasi sahnede grubun kararlarına ters düşecek tutumdan
kaçınmayı beraberinde getirir.
ABD'nin eski Dışişleri bakanı ve Amerika'daki yahudi lobisinin
başını çeken Henry Kissinger, Gizli Dünya Devleti'nin diğer örgütleri gibi
Bilderberg' in de üyesidir. Kendisinin Türkiye'deki "Dönmeler"
kitlesinden olduğu ve aynı zamanda uluslararası güç merkezleriyle irtibatının
bulunduğu bilinen eski büyükelçi Coşkun Kırca, Kissinger'in bu örgütlerdeki
rolü hakkında şunları söylüyor: "Katılanların birçoğu zaten katılmadan
önce kendi memleketlerinde o tür platformlara uygun görüşler dillendirmiş
insanlardır ve önemli insanlardır. Bu toplantılar onların katılmasıyla önem
kazanıyor. Mesela Henry Kissinger zaman zaman katıldı bu tür toplantılara ama
Henry Kissinger bu toplantıların dışında da konuştuğu zaman zaten
söylediklerine önem atfedilir... Dolayısıyla Henry Kissinger'in bu
toplantılara katılması toplantılara önem katar." Bu arada Bilderberg'in
Türkiye'ye yönelik çalışmalarından Henry Kissinger'in sorumlu olduğunu
hatırlatalım.
Trilateral Komisyon Yuvarlak Masa teorisine göre şekillenen
örgütlerden biri de Trilateral Komisyon (TR)'dur. Bu komisyon 1973'te her
ikisi de yahudi olan David Rockefeller ve Zbigniew Brzezinski tarafından
kurulmuş gizli bir örgüttür. Bu iki kişinin aynı zamanda CFR üyesi
olduklarını hatırlatalım. Bu örgütün ortaya çıkmasında yukarıda sözünü
ettiğimiz Bilderberg grubunun çalışmalarının önemli rolü olmuştur. Her ne
kadar adresi, yeri, üyeleri belli ise de yaptığı aktivitelerin ardında gizli
amaçlar ABD'li istihbarat örgütleri ve NATO'nun gizli özel savaş örgütleri
bulunmaktadır. ABD başkanlarının ve Avrupa, Amerika ve Japonya'daki yönetici
kadroların çoğu TR üyesidir.
Tüm dünyada TR, Bilderberg ve CFR birbirinin içine girmişlerdir.
Birçok etkili yönetici bunların her üçüne birden üyedir. Örneğin Amerika'daki
yahudi lobiciliğinin önde gelen ismi ve ABD'nin eski Dışişleri bakanı Henry
Kissinger bunların her üçüne birden üyedir. Yine eski ABD başkanı Bill
Clinton, CIA eski direktörü John Mark Deutsch, Savunma bakanlığı eski
sekreteri Robert Strange McNamara, ABD'nin Japonya Büyükelçisi Walter Fritz
Mondale, Hazine eski sekreteri Benjamin Nye gibi isimler de her üç teşkilata
birden üyedir. Bilindiği kadarıyla her üçünün de üyesi olan 48 kişi vardır.
Bohemian Kulübü Gizli Dünya Devleti'nin Amerika'daki karanlık
şebekelerinden biri de Bohemian Grove (Bohemian Kulübü-BG)'dır. BG,
1880'lerde California'da kurulmuş bir cemiyettir. Üyeleri, törenleri ve
faaliyetleri çok gizli tutulur. Merkezdeki çiftlik aynı anda yüzlerce kişinin
hafta sonu toplantılarına katılabileceği niteliktedir. Her şehirde
tapınakları vardır. Sembolleri Baykuş'tur. ABD'deki yahudi lobisinin en
önemli isimlerinden olan ve ABD'nin eski Dışişleri bakanı Kissinger bu
cemiyetin üyesidir. Eski başkan Ronald Reagan da bu cemiyetin üyeleri
arasında yer alıyordu. Faaliyetleri her ne kadar gizli tutulsa da Bohemian
Kulübü'nün SBS, Pilgrem Society, Rotary Club gibi masonik cemiyetlerle iç içe
olduğu çok iyi bilinmektedir. İddialara göre Amerika'da bir istihbarat
örgütünün başına getirilmenin şartı BG'den referans almaktır. BG üyeleri
sadece devlet yönetiminde değil iktisadi kuruluşlarda da önemli ve kilit
noktalara gelmişlerdir. Örneğin 1991'de Amerika'daki önemli iktisadi
kuruluşlarda üst düzey yönetimlerde bulunan BG üyelerinin sayısı şöyleydi:
Bank of America 7 direktör, Pacific Gas and Electric 5 direktör, AT-T 4
direktör, First Interstate Bank 4 direktör, McKesson Corporation 4 direktör,
Ford Motors 4 direktör, General Motors 3 direktör, Pacific Bell Telephone 3
direktör. İstihbarat örgütlerinin başkanlarının veya üst düzey
yöneticilerinin birçoğunun da BG ya da SBS üyesi olduğu kayıtlarda
geçmektedir. Yeni Dünya Düzeni teorisinin şekillendirilmesinde BG'nin de SBS
gibi önemli rolü olmuştur.
Skulls and Bones Society (Kafatası ve Kemikler Cemiyeti- SBS)
Bugünkü Gizli Dünya Devleti'nin önemli karanlık örgütlerinden biri olan
Skulls and Bones Society (Kafatası ve Kemikler Cemiyeti- SBS)'nin temelinin
1832'de Amerika'da atıldığı tahmin edilmektedir. Fakat bu örgütün ortaya
çıkmasında da Illuminati şebekesinin rolü olmuştur. Bazı tespitlere göre
1832'de ABD'ye İlluminati'nin bir uzantısı olarak William Russell ve Alphonso
Taft tarafından getirilmiştir. Alphonso Taft, ABD başkanlığı yapan ve SBS
üyesi olan William Howard Taft'ın babasıdır. Fakat bu örgütün 1882 öncesindeki
çalışmaları çok fazla bilinmemektedir.
SBS'nin fikriyatı ve törenleri masonlarınkine çok benzemektedir.
Beyin yıkama uygulamasının bir başlangıcı olarak 'inisiasyon' töreni adı
verilen bir tören uygulanır. Bu törende üyeliğe kabul edilen kişi çırılçıplak
soyunup bir tabuta girer. Tabuttan çıktığında kendini yeniden doğmuş gibi
kabul eder. Ondan sonra artık kafa yapısını SBS şebekesinin organizatörleri
ve bu şebekenin dayandığı fikirler şekillendirir. İşleyiş tarzı Illuminati
şebekesinin işleyiş tarzından farklı değildir. Son derece gizli çalışır.
Üyelerinin dışarıya bilgi sızdırmamasına büyük önem verilir.
SBS'ye üyelik ancak davetle mümkündür. Yani bir kimse kendi
istese de örgütün içinden bir davet olmadan bu isteği dikkate alınmaz. Örgütü
organize edenler özellikle seçtiklerini almak ve onları da önemli konumlara
getirmek amacıyla bu sistemi uygulamaktadırlar. Bir kişinin örgüte kabul
edilmesi için Beyaz, Anglo-Sakson ve Protestan olma şartı aranır. Bu şart
WASP (White, Anglo-Sakson, Protestan) kısaltmasıyla ifade edilir.
SBS'nin son 150 yılda 2500'den fazla üyesi olmuştur. Bunların
hepsi de Amerika'da kilit noktalara gelmişlerdir. Örgüte alınanların aile
fertleri ve akrabaları da elit tabakadan kabul edilirler. Bugünkü ABD başkanı
oğul Bush da, onun babası da SBS üyesidir.
Örgütün merkezi Yale Üniversitesi'ndedir ve örgüte her yıl
sadece 15 üye kabul edilmektedir. SBS üyeliğine alınacaklarda protestan olma
şartı aransa da örgütün fikriyatı Illuminati'nin fikriyatı ile aynıdır.
Dolayısıyla SBS de masonik örgütlenmenin bir kanadı sayılır. Masonik
örgütlenmeyi ise sadece masonluğun değil aynı zamanda siyonizmin fikri alt
yapısını hazırlayan Tapınak Şövalyeleri, Malta Şövalyeleri ve Illuminati
şebekesi ile birlikte değerlendirmek gerekir.
Amerika'da oldukça etkili olan SBS'nin mensupları toplumda hemen
her yapıya girmiştir. Bunların içinde Beyaz Saray, Yüce Divan, medya, iş ve
endüstri, federal banka sistemi, kanun yapıcı kurullar, mahkemeler vs. yer
alır. Birinci ve İkinci Dünya savaşlarında Avrupa'daki Illuminati şebekesi
gibi Amerika'daki SBS de önemli rol oynamıştır. Yeni Dünya Düzeni teorisinin
geliştirilmesinde de en önemli rol oynayan organizasyonlardan biri bu
örgüttür.
SBS'yi kesinlikle Illuminati şebekesinden ayrı düşünmemek
gerekir. Bu ikisinin bir çalışma irtibatı ve koordinasyon içinde olduğunu
rahatlıkla tahmin edebiliriz. Ayrıca şunu ifade edelim ki SBS üyelerinin
tamamına yakını aynı zamanda Illuminati'nin Yuvarlak Masa teorisine göre
oluşturulan Bilderberg ve Dış İlişkiler Komisyonu (CFR) gibi organlara
üyedirler.
Hepsi Bu Kadar mı? Aslında global alanda faaliyet gösteren gizli
örgütlerin hepsinin bu kadar olmadığı sanılmaktadır. Bunlar sadece isimleri
duyulmuş ve faaliyet yaptıklarından biraz haberdar olunmuş örgütler.
Faaliyetlerinin içeriği ise bilinmiyor. Gizli örgütlerin ortaya çıkmamış
olanlarının da bulunduğuna işaret eden eski büyükelçi İsmail Berdük
Olgaçay'ın bu örgütlerin faaliyetleri ve etkileri hakkında dikkat çektiği
hususlar gerçekten düşündürücü: "Gizli olmaları doğaları gereğidir.
Şimdi diyelim ki orada Türkiye'deki bir parti hakkında herhangi bir karar
alındı veya Apo'nun asılıp asılmaması konusunda bir karar alındı. Siz bunu
nasıl açıklarsınız? Doğal olarak açıklayamaz ama uygulamak zorunda
kalırsınız. Ve uygulamak zorundasınız."
Özellikle üçüncü dünya ülkelerinin bu tür platformlarda alınan
kararları uygulamalarının zorunlu olduğuna vurgu yapan emekli büyükelçi
"ya uygulanmazsa?" sorusuna şu cevabı veriyor: "Burada gaye
sözü geçen hükümetlerin kendilerine yakın olan hükümetlere yaşama hakkı
vermeleri, kendilerine uzak olanlara ise yaşama hakkı vermemeleridir. Yani
uygulanmama noktasında veya muhalefet noktasında şansınız yok, sizi her
alanda sıkıştırırlar ve yaşama hakkı elinizden alınır."
Olgaçay'ın bu tespitine Kanada'da yayınlanan Toronto Star isimli
gazetenin 30 Mayıs 1999 tarihli sayısında yer alan bir değerlendirme de
önemli dayanak oluşturuyor. Gazetenin bir bilim adamına dayandırdığı tespiti
şöyle: "Bilderberg çok güçlüdür. Aldığı her kararı istediği ulusa dayatma
gücüne sahip. Dolayısıyla bir ülkeyi yükseltmesi de çöküntüye sevk etmesi de
an meselesidir." Burada belki biraz abartma olabilir ama Bilderberg'in
tek başına olmadığı, Gizli Dünya Devleti'nin diğer organlarıyla işbirliği
içinde çalıştıkları, bunların da çağımızın etkili ve güçlü ülkelerinin
yöneticilerini bünyelerinde topladığı dikkate alınırsa konu biraz daha
açıklık kazanır.
Gizli Dünya Devleti ve Rockefeller Ailesi ile Rothschild Ailesi
Bu iki aileden daha önce çeşitli vesilelerle söz ettik. Burada her ikisi de
yahudi olan bu iki aileden özel bir başlık altında ve ayrıntılı bir şekilde
söz etmek istiyoruz. Çünkü bu ailelerin mensuplarının adları Gizli Dünya
Devleti'nin örgütleriyle bağlantılı olarak sıkça geçmektedir.
19. yüzyılın büyük bir çoğunluğunda, bir Yahudi bankacılar
ailesi olan Rothschild Ailesi, Avrupa'nın para marketlerini yönetti. Birçok
Avrupa toplumu, borçlarını, savaş tazminatlarını ödemek veya barış
projelerini finanse etmek için Rothschild'lardan para borçlandı. Ailenin
ismi, yani Rothschild ismi, bir atalarının dükkanının işareti olarak
kullandığı kırmızı bir kalkandan (a red shield, Almanca'da rothen schilde)
gelmektedir.
Mayer Amschel Rothschild (1744-1812) aile servetinin
kurucularından olmuştur. Almanya'da, Frankfurt-am-Main'deki yahudi bölgesinde
doğmuştur. Bir tüccardı ve dövizcilik gibi birkaç bankacılık servisinde
bulundu. Nadir madeni para uzmanı olan Mayer Amschel Rothschild pek çok
zengin eve katılabilme imkanını elde etti. Özellikle de seçme hakkına sahip
olan William of Hesse-Kassel'in evine girebilecek ayrıcalığa sahip olması
önemliydi. Kısa sürede, seçme hakkına sahip bu şahsın başlıca ekonomik işleri
ile uğraşmaya başladı. Mayer Amschel Rothschild beş oğlunu da aile işinde
çalışmak üzere yetiştirdi.
Rothschild'lar uluslararası bankacılar olarak ün kazanmalarını,
Napolyon Savaşları'na borçludurlar. Mayer Amschel'in üçüncü oğlu Nathan Mayer
(1777-1836), 1800 civarlarında İngiltere'ye gitti ve Napolyon'un kuşatması
sırasında İngiltere için eşyalar kaçırdı. Kardeşlerinin yardımı ile, Nathan
Mayer ayrıca İspanya'daki İngiliz ordusunu finanse etmek amacıyla Fransa'dan
altın da taşıdı. Bu çabaları, Nathan'a İngiliz hazinesinin temsilcisi
ünvanını kazandırdı. Savaşın sonunda, Rothschild Ailesi Fransa ve
Avusturya'ya borç vermekle yükümlüydü.
Nathan'ın erkek kardeşi Jacob ya da James (1792-1868),
Fransa'nın başkenti Paris'te bir banka kurdu. Onun kardeşi Salamon Mayer ise
(1774-1855) Avusturya'nın başkenti Viyana'da bir banka kurdu. Bir diğer erkek
kardeş Karl Mayer (1788-1855) İtalya'nın Naples şehrinde bir başka banka
kurdu ama tutunamadı ve 1861 civarında kapattı. En yaşlı kardeş Amschel Mayer
(1773-1855), Frankfurt'taki ekonomik işlerden sorumlu olarak kaldı.
Rothschild Ailesi, Avrupa ve Amerika'da tren yollarını finanse etti
ve ABD'de isteyenlere borç alma imkanı sağladı. Nathan Mayer'in oğlu Lionel
Nathan (1808-79) 1875'te Süveyş Kanalı'nın kontrolünü satın alması için
Başbakan Benjamin Disraeli tarafından kullanılmak üzere İngiltere'ye borç
verdi. Lionel Nathan İngiliz Meclisi'ne seçilen ilk Yahudiydi ve onun oğlu
Nathan Mayer (1840-1915) ilk Baron Rothschild oldu.
Rothschild'lar birçok onur ve unvan elde ettiler. İngiliz ve
Fransız ailelerinin üyeleri olanlar ise kendilerini bilim adamları ve
hayırsever olarak tanıtmışlardır.
Rothschild ailesinin 2000' li yıllara üç trilyon dolar sermaye ile girdiği tahmin edilmektedir. Bütün
bu bilgilerden anlaşıldığı üzere bu aile faiz prangasını kullanarak hem
siyasi yönetimleri kendilerine bağlamış, hem de bu yolla büyük gelirler elde
etmiş, servetlerine servet katmışlardır. Tabii servetlerini katlamalarına
paralel olarak yönetimler üzerindeki etkileri ve güçleri de artmıştır. İşte
bu etki ve güçlerini kullanarak, başta Illuminati şebekesi olmak üzere
destekledikleri bütün karanlık teşkilatların ve masonik örgütlerin
elemanlarının istedikleri yerlere gelmelerini sağlamışlardır. Onların bu
etkinlikleri de kendilerine siyaset meydanında "parlak" bir gelecek
hazırlama hayalleri yapanların onların ağlarına düşmelerini kolaylaştırmıştır.
Rockefeller ailesi, Amerika'daki yahudi lobisinin başını çeken
bir ailedir. Bu aile de Rothschild ailesi gibi başlangıçta banka ve finansman
işine ağırlık verdi. Bu yüzden Amerika'da yıllardan beridir para
piyasalarında saltanat sürmektedirler. Hatta Amerika'da sermaye alanında 150
yılı aşan bir Rockefeller hanedanlığından söz edilir. Fakat sadece finans ve
para piyasasında kalmamışlardır. Petrolden endüstriye çok geniş bir alana
yayılmış ve oldukça güçlü bir sermayenin sahibi olmuşlardır. Özellikle petrol
alanında tam bir dev ve tröst haline gelmişlerdir ve Amerika'nın en önemli
petrol şirketleri onların elindedir.
Ailenin Rockefeller Vakfı adıyla bir vakıfları da bulunmaktadır.
Bu vakfın amacı da Illuminati ve Yuvarlak Masa şebekesinin ağına düşecek
yöneticiler yetiştirmek amacıyla üniversite çağındaki öğrencilere burs temin
etmektir. İsmi daha önce birkaç kez geçen yahudi Henry Kissinger bu vakfın
danışmanlarındandır. Kissinger'in Rockefeller ailesiyle danışmanlığın
ötesinde oldukça derin ilişkileri bulunmaktadır. Bu yüzden birçok
çalışmalarında ortaktırlar. Rockefeller Vakfı aynı zamanda Beyaz Saray'a
strateji üreten bir 'think tank' kuruluşu gibi çalışmaktadır. Bu çalışmasının
asıl amacı ise ABD'nin politikasına yön vermektir. Bu vakıf Türkiye'de yönetimde
üst kademelere kadar gelmiş bazı kişilere de burs vermiştir.
Chase Manhattan Bank (CMB), Rockefeller ailesinin finans
kurumlarından biridir. Adında geçen Manhattan, New York'ta yahudilerin
oldukça yoğun oldukları adanın adıdır. Bu bankanın şah dönemi İran'da çeşitli
yatırımları bulunuyordu. Uluslararası Temel Endüstri Ortaklığı (IBEC) ailenin
bir ferdi olan Nelson Rockefeller tarafından kurulmuştur. Aileye ait
şirketlerin Suudi Arabistan' da birçok yatırımı bulunmaktadır. Suud
petrollerine hakim durumdaki ünlü ARAMCO şirketinin hisseleri Rockefeller
ailesine ait dört şirket arasında paylaştırılmıştır. Bunlar da Texaco, New
Jersey Oil, Socony Vacum ve California Standart Oil şirketleridir. Bu dört
şirket 1944'te bir araya gelerek ARAMCO'yu kurmuşlardır.
Merkezi Londra'da bulunan Harts Horn J. E. Oil Company and
Goverments' ın yayınladığı istatistiklere göre Ortadoğu petrollerinin % 99'u
yedi büyük petrol şirketinin kontrolü altındadır. Bu şirketlerin beşi yahudi
Rockefeller ailesine aittir. Geriye kalan iki şirketten Shell'in sahibi
Marcus Samuel ve Royal Dutch'ın sahibi Wiliam Detending de yahudidir.
Ünlü American International Corporation (AIC)'ın ortaklarından
biri de Rockefeller ailesidir. Ailenin Avrupa'daki bazı bankalarla da iş
bağlantısı olduğu bilinmektedir.
Daha önce sözünü ettiğimiz Yuvarlak Masa teorisine göre
oluşturulmuş olan Trilateral Komisyon'un fikir babalığını da Rockefeller
ailesine mensup David Rockefeller ve yine bir yahudi olan Zbigniew Brzezinski
yapmıştır.
David Rockefeller'in tek marifeti zikrettiğimiz komisyonun fikir
babalığını yapmak değildir. Hıristiyan ve Yahudi Milli Konferansı'na üyedir.
Komünizmin çöküş merhalesinde yahudi sermayesinin Sovyetler Birliği'nden
ayrılan ülkelere kazık çakmasında önemli rol oynamıştır. Bunda Sovyetler'deki
komünistlerle eski dostluğunun önemli rolü olmuştur. Yukarıda sözünü
ettiğimiz global gizli örgütlerin tümünde Henry Kissinger'den çok daha fazla
etkinliği vardır. CFR, Bilderberg ve Trilateral Komisyon'un her üçünün de
birinci derecede David Rockefeller'in kontrolünde olduğu bu örgütlerle
yakından ilgilenenlerin çoğunda oluşan yaygın bir kanaat. Hatta bu üç örgütün
kralının David Rockefeller, baş danışmanının da Henry Kissinger olduğuna
inanılmaktadır. Her ikisi de yahudi ve her ikisi de Amerika'daki yahudi
lobisinin başını çekenlerden. Bu üç büyük örgütün kendi iç hiyerarşisinde
merkezde bulunan kişiye "boğanın gözü" denmektedir ve hali hazırda
"boğanın gözü"nün David Rockefeller olduğuna inanılır.
Hitler'in Yükselişinde Gizli Ellerin Rolü Siyonistlerin Hitler
sömürüsü bugün hala sürmektedir. Aslında bu işin arkasında duran gerçek,
nispeten gün yüzüne çıkmıştır. Ama ne yazık ki, gizli eller bu gerçeklerin
yazılmasına ve konuşulmasına pek fırsat vermek istemiyorlar. Biz Hitler ve
Nazizm gerçeğini de biraz tahlil etmek istiyoruz.
Her şeyden önce Hitler'in yükselişi ve Almanya'da yönetimi ele
geçirmesi bir tesadüfün eseri değildir. 1919'da Paris yakınlarında
gerçekleştirilen Versailles Barış Konferansı'nda Almanya, ödemesi mümkün
olmayan tazminatlara mahkum edildi. Bu tazminat kararlarını alanların başında
gelenler ise Illuminati şebekesinin organı durumundaki Yuvarlak Masa
üyeleriydi. Bu karar Almanya'yı ciddi bir ekonomik çöküşe sürükledi. Zaten
amaçlanan da buydu. İşte bu ekonomik çöküş, Hitler'in bir kurtarıcı gibi
yükselmesi için şartları hazırladı.
Nazizmin siyasi mekanizması durumundaki Nasyonal (Ulusal)
Sosyalist Parti, Almanya'da ilk ortaya çıktığında pek tanınmıyordu. Fakat
ülkenin tanınmış sanayicilerinin bu partiye girmesiyle birlikte biri birden
tanınmaya ve yıldızı parlamaya başladı. Krupp, I. G. Farben ve diğer bazı
yahudi şirketlerinin sahipleri 1929'da bu partiye girdi. Bunların partiye
girmeleri ani bir kararla ve hızla gerçekleşmişti. Bu kişiler Hitler'in parti
içinde yükselmesinde önemli rol oynadılar. Bunun için her türlü maddi yardımı
yaptılar.
Sadece sanayiciler değil yahudi bankerler de Hitler'e istediği
yardımı yapıyorlardı. Uluslararası alanda faaliyet gösteren yahudi banker
Warburg, Amerika'nın ünlü yahudi ailesi Rockefeller adına Hitler'le irtibat
kurarak yardım teklifinde bulundu. Henry Coston, La Haute Finance et Les
Revolutions adlı eserinde Warburg'un Hitler'le bağlantı kurması ve desteği
hakkında şu bilgileri veriyor: "Warburg, Almanya'ya geldiğinde Hitler'in
danışmanlarıyla görüşmeler yaptı. Temsil ettiği Amerikalı finansörler adına
Führer'e başa geçmesi için 10 milyon dolar vaat etti. Hitler, Wall
Street'teki koruyucularıyla devamlı mektuplaşıyordu: 'Hareketimiz Almanya'da
büyük bir hızla gelişiyor. Bana gönderdiğiniz para bitti. Bir dahaki sefere
ne kadar alabileceğimi bana bildirmenizi önemle rica ederim.' Hitler.
Hitler'in bu ricası yahudi bankerler tarafından karşılıksız bırakılmadı.
Yapılan kısa bir toplantıdan sonra Nazilere 15 milyon dolarlık yeni bir yardımın
yine Warburg aracılığıyla ulaştırılması kararlaştırıldı."
Hitler'e maddi yardım yapanlardan biri de yine yahudi banker
ailelerden ve Royal Dutch Shell şirketinin sahibi Samuel ailesiydi.
Hitler'in yahudi para babalarıyla ilişkisine dair bilgileri çok
fazla uzatmaya gerek görmüyoruz. Ancak bu konuda özel bir araştırmaya yetecek
kadar bilgi olduğunu hatırlatmakta yarar görüyoruz.
Yukarıda üzerinde durduğumuz ve Gizli Dünya Devleti'nin en
önemli organlarından biri durumundaki Bilderberg'in kuruluşunda birinci
derecede rol oynayan Hollanda prensi Bernhard'ın aynı zamanda Nazi SS
örgütünün üyelerinden olduğunu daha önce belirtmiştik. SS, Koruyucu Kademe
anlamına gelen Schutz Staffel isimlendirmesinin kısaltmasıdır. Hitler, bu
özel birliği 1925'te kendisinin korunması için kurdurmuştu. Başlangıçta küçük
bir örgüt olan bu birliğin, Nazilerin iktidara geldiği 1933'te 50 bin kişilik
mensubu oldu. Böylece büyük bir ordu haline geldi. Daha çok ordu disiplininde
çalışıyordu. Başına geçirilen Heinrich Himmler ise fanatik bir ırkçı olarak
tanınıyordu. İlginçtir ki Himmler'in baş yardımcılığına da yahudi kökenli
Reinhard Heydrich getirilmişti. Nazilerin hüküm sürdüğü bölgelerdeki
Yahudileri göçe zorlama veya ikna etme görevini de SS'ler üstlenmişti.
"Yahudi Sorunu" olarak isimlendirilen, gerçekte ise yahudileri göçe
zorlamayı amaçlayan programı uygulama işiyle ise adı geçen Reinhard Heydrich
ile Adolf Eichman adlı ikinci bir yahudi ilgileniyordu.
Hitler'in hüküm sürdüğü bölgelerde estirdiği anti-semitist (yani
yahudi karşıtı) terör Filistin topraklarına yahudi göçünü son derece
hızlandırmıştır. Öyle ki 1917'de İngilizlerin Filistin topraklarını işgal
etmelerinden itibaren yapılan onca teşvike rağmen 1933'e kadar gerçekleşen
göçlerle birlikte Filistin topraklarındaki yahudi nüfusun sayısı 150 bini
geçmemiştir. Ama Hitler'in 1933'te iktidarı ele geçirmesinden sonra
anti-semitist terör estirmesiyle birlikte yahudiler çekirge sürüleri gibi
Filistin'e akın etmeye başlamışlardır. Çünkü Hitler'in adamları birkaç
yahudiyi öldürüp kamyonetlerin arkasına atarak yahudilerin yoğun olduğu
mahallelerde dolaşarak: "Buraları terk etmezseniz sizin sonunuz da böyle
olacak" diye ilanlar yayınlıyorlardı. Hitler'in adamları yahudileri
sadece tehdit yoluyla değil ikna yoluyla da göçe yöneltiyorlardı. Fırınlama,
binlerce insanın kitleler halinde katledildiği iddiaları ise siyonistlerin
yıllardan beridir sömürü aracı olarak kullandıkları efsanelerden ibarettir.
Hitler terörü sebebiyle yahudilerin Filistin topraklarına akın etmesi
neticesinde II. Dünya Savaşı'nın sona erdiği 1945'e gelindiğinde Filistin
topraklarındaki yahudi nüfusun sayısı 800 bine ulaşmıştı. Böylece Filistin'de
bir "İsrail" devletinin kurulması için yeterli insan potansiyeli
oluşmuş oluyordu. Zaten Hitler'in görevi de işte bunu sağlamaktı. Hitler'in
görevini tamamlamasından sonra defteri de dürüldü. II. Dünya Savaşı'ndan
büyük bir yenilgiyle çıkan Hitler kurtuluşu intiharda buldu.
Gizli Dünya Devleti'nin Para Tuzakları: IMF ve Dünya Bankası Bu
iki kuruluş, Gizli Dünya Devleti'nin özel fitne politikalarıyla ve
oyunlarıyla çıkarılan II. Dünya Savaşı'nın getirdiği ortamdan yararlanılarak
kurulmuş para tuzaklarıdır. Bu kurumlardan tarih boyunca sürekli zayıf
devletleri borç batağına sokmak, borç yoluyla ayaklarına pranga vurmak, verilen
borç karşılığında siyonistlerin kontrolündeki finans kurumlarına faiz geliri
sağlamak, bütün bunlara rağmen yine de verilen kredi karşılığında dolaylı
sömürgeciliğe esir edilen ülkelere belli politikaları zorla kabul
ettirebilmek için yararlanılmıştır. Biz burada bu iki tuzaktan biraz daha
ayrıntılı olarak söz etmek istiyoruz.
IMF (Uluslararası Para Fonu) Kuruluşu, II. Dünya Savaşı'nın
bitmesinin hemen ardından yani 1945'te gerçekleştirilmiştir. 1-22 Temmuz 1944
tarihleri arasında ABD'nin New Hampshire eyaletinin Bretton kasabasında 44
ülkenin katılımıyla gerçekleştirilen konferansta alınan karar doğrultusunda
27 Aralık 1945 tarihinde kuruluşu resmen ilan edilmiştir. Kuruluşa merkez
olarak Washington DC seçilmiştir. Kuruluşta ilk başkan olarak da Belçikalı
Camilla Gutt seçilmiştir. Üyelikte zorlayıcı kriterler aranmadığı için ve bu
teşkilattan kredi alınabilmesi için üyelik şart koşulduğundan üye ülke sayısı
hızla artmıştır. Bugün 182 ülke bu teşkilata üyedir.
Üye ülkelerin gayri safi yurtiçi hasılası, ortalama rezervleri,
cari dış ödemelerinin yıllık ortalaması gibi parametreler esas alınarak
hesaplanan üyelik payları vardır. Bu üyelik payına 'kota' denir. Kotalar, üye
ülkelerin IMF'deki oy gücünün, kuruluştan yararlanabileceği mali imkanın
miktarının ve tahsis edilecek Özel Çekme Hakkı (SDR) miktarının
belirlenmesinde tek ölçü olarak kullanılır. Üye ülkelere şartlar gereği özel
bir imkan tanınmaz ama acil ve önemli durumlarda kotasının sadece üç katı
tutarında IMF kaynağı alabilir. IMF'e üye her ülkenin toplamdaki oy oranları
ve yüzdeleri eşit değildir. Amerika'nın toplamdaki oy oranı % 17.35
Türkiye'nin toplamdaki oy oranı % 0.49, Rusya'nın % 2.79, Çin'in ise %
2.20'dir. Buradan da görüleceği üzere ABD'nin karar mekanizmasındaki oy hakkı
Türkiye'nin hakkının 35 katıdır. Kaldı ki ABD'nin oyun ötesinde birtakım
yaptırım ve engelleme imkanları da bulunmaktadır.
****
Kurumun örgütlenmesinde IMF başkanı ve kurumun kararlarının
alındığı iki merkez vardır: Guvernörler Kurulu ve İcra Direktörleri Kurulu.
IMF nezdinde başta ABD olmak üzere, Avrupa Birliğine üye gelişmiş ülkelerce
onaylanmayan hiçbir karar alınmadığı gibi IMF'ce alınacak olan her karar, bu
gelişmiş ülkelerin menfaati ve siyasi beklentileri doğrultusunda olmak
zorundadır. Ülkelerin sunduğu programlar 1-2 yılı kapsarsa stand-by
düzenlemesi, 3-4 yılı kapsarsa süresi uzatılmış düzenleme olarak
adlandırılır.
IMF'in mali imkanlarını kullanmak isteyen ülkelerin, istek ve
önerileri dikkate alarak veya IMF dayatması doğrultusunda hazırladıkları
ekonomik istikrar programı diğer adıyla 'Niyet Mektubu' İcra Direktörleri ve
Guvernörler Kurulu'nun onayına sunulur. ABD Başkanı Eisonhower döneminde
ekonomik işlerden sorumlu Dışişleri bakan yardımcısı Douglas Millon'un ABD
Kongre Bankacılık ve Para Komisyonu'nda 4 Mart 1959'da yaptığı konuşmada sarf
ettiği sözler IMF'in siyasi ve ekonomik politikaları geri kalmış ülkelere
kabul ettirme konusunda ne derece etkili olduğu hakkında bazı ip uçları
içermektedir: "Uluslararası bir kuruluş olarak Para Fonu'nun bağımsız
hükümetlere mali konularda fikir vermesi ve/veya yardım karşılığında bazı
konularda ısrar etmesi gelişmiş ülkelerin hükümetlerinin aynı şeyi
yapmalarından daha önemlidir. Bu nokta son derece önemlidir. Para ve maliye
gibi hassas konularda hükümetler, nesnel yansız ve yetenekli bir uluslararası
kuruluşun görüşlerini ne kadar iyi niyetli olursa olsun, bir diğer hükümetin
görüşlerine yeğlerler"
IMF'in politikası hakkında, J.Marcus Fleming, The International
Monetary Fund adlı eserinde şu özlü bilgileri vermektedir: "IMF, güçlü
ve zengin ülkelere döviz kurlarını desteklemek amacıyla büyük yardımlar
sağlarken, bu ülkelerin döviz kurlarının ve ticaret politikalarının
belirlenmesinde etkili bir rol oynayamaz. Fon'un uluslararası
spekülasyonlardan kaynaklanan krizlerdeki çaresizliği ve uluslararası bir
kuruluş olmasına rağmen kendi politikalarını üçüncü dünya ülkeleri dışındaki
ülkelere dikte ettirememesi son derece ilginçtir."
IMF'in görünen yüzü ile gizlenen yüzü oldukça farklıdır. Kamuoyu
IMF'i "çok zengin sermayeli bir banka ve dünya çapında bir finans
kurumu" şeklinde tanımaktadır. Oysa IMF'in asıl işlevi ve özelliği
"aracı kefalet kurumu, tefeci ve komisyoncu" olmasıdır. Bu işi de
ağırlıklı olarak aşağıda tanıtacağımız Dünya Bankası'nın veya Amerika'daki
siyonist lobiye mensup kişilerin elindeki finans kurumlarının kasalarını
kullanarak yapar. Böylece hem geri kalmış ülkelerin yönetimlerinin ayaklarına
pranga takmış ve onları Gizli Dünya Devleti'nin güdümüne sokmuş hem de yahudi
sermaye sahiplerinin paralarının işlemesini, onların büyük miktarlarda faiz
gelirleri kazanmalarını sağlamış olur.
IMF'nin kredi sağlama konusunda izlediği metot da yeterince
bilinmemektedir. Sürekli "kredi aldık, kredi verdi" ibareleri
kullanıldığından insanların zihinlerinde, açıklanan rakamlara tekabül eden
miktarlarda paranın kredi alan devletin hazinesine aktarıldığı şeklinde bir
kanaat oluşmaktadır. Oysa IMF'in yaptığı sadece kalem oynatmaktan ve kağıt
karalamaktan ibarettir. Bunun karşılığında muhatap devlet adına belirlenen
miktarda para, IMF yetkilileri tarafından kabul edilen resmi veya özerk
kurumların hesaplarına, yine belirlenen amaçlar doğrultusunda kullanılmak
şartıyla aktarılır. Bu yüzden de bazen haberlerde "kredi alındı,
alınacak" ifadesi yerine "serbest bırakıldı, bırakılacak"
ifadesi tercih edilmektedir. Yani IMF'in yaptığı bir tür çek yazmaktır.
IMF'in Gizli Dünya Devleti'nin Örgütleriyle Bağlantısı IMF'in
asıl dikkat çekilmesi gereken yönü Gizli Dünya Devleti'nin örgütleriyle
arasındaki irtibattır. Fakat bu yönüne çok fazla dikkat çekilmez. Batılı
araştırmacılardan Peter Thompson, IMF'in bu bağlantısı hakkında şu bilgiyi
verir: "Batının uluslararası koordinasyonunu sağlayan aygıtların başında
Batı Avrupa ve Kuzey Amerika elitlerini bir araya getiren Bilderberg toplantıları
gelir. Bu toplantılarda alınan kararlar ise BM, IMF, Dünya Bankası, OECD ve
NATO gibi ekonomik, politik kurumlar aracılığıyla hayata geçirilir."
IMF yöneticilerinin geneli başta Bilderberg ve CFR olmak üzere
Gizli Dünya Devleti'nin muhtelif örgütlerinin toplantılarına özenle
katılırlar.
IMF Kirli İşlerde IMF'in kredi karşılığında istedikleri sadece
iktisadi alanla ilgili değildir. Birtakım siyasi hesaplara dayanan kirli
planlarını da dayattığı olmaktadır. İşte iki örnek:
Fransız Haber Ajansı (AFP)'nin yayınladığı bir habere göre Yemen
1996'da IMF'ten 280 milyon dolar kredi ister. Bunun karşılığında iki şart
ileri sürülür:
-Hükümet kademelerinde İslami akımlara karşı mücadele edilmesi,
-İslami banka kurulması çabalarına izin verilmemesi.
Bir diğer önemli örnek de Çeçenistan savaşının yol açtığı
ekonomik açığın kapatılması amacıyla Rusya'ya verilen destektir. Rusya'ya
günlük maliyeti beş milyon dolar olan savaşın ekonomik yükünün hafifletilmesi
amacıyla IMF, bu ülkeye önemli miktarda kredi verir. Dünya İktisat
Enstitüsü'nde görev yapan uluslararası ilişkiler uzmanı Viktor Bosok'un
yaptığı açıklama bu konuda önemli bir ipucu vermektedir: "Rusya'nın
IMF'e Ekim 1999'da 369 milyon, Kasım 1999'da da 800 milyon dolar geri ödemesi
varken, IMF'ten bu dönemde 1 milyar dolar kredi alması son derece
anlamlıdır."
Başta Afrika ülkeleri olmak üzere birçok üçüncü dünya ülkesinin
ekonomik yönden geri kalmasında ve halklarının aç bırakılmasında IMF'in
dayattığı politikaların önemli rolü bulunmaktadır. 1993 yılında Afrika Sendikalar
Birliği Genel Sekreteri Hasan Sunmonu, Herald Tribune gazetesinde yayınlanan
açık mektubunda IMF'in uygulamalarıyla ilgili olarak şunları anlatıyordu:
"IMF ve Dünya Bankası bölgedeki askeri ve totaliter diktatörlükleri
sürekli destekleyen bir politika izlemektedir. Bu dönemde IMF ve Dünya
Bankası'na yönelik çiftçi protestoları vahşice bastırılmıştır. Bu iki
organizasyonun Afrika'ya verdiği en büyük zarar ise dayattıkları tarım
politikaları oldu. Fakir Afrika ülkeleri ihtiyaçları olan gıda maddeleri
yerine kakao, pamuk, kauçuk gibi maddelerin üretimine zorlanmışlar, gıda
maddelerini ise AB ve ABD'den ithal etmeye mecbur bırakılmışlardır. Son 10
yılda Afrika 100 milyar dolar borç faizi ödemiştir. Bu borçları ödeyebilmek
için kamu kuruluşlarının özelleştirilmesini şart koşan IMF, İngiltere gibi
liberal ekonominin kalesi sayılan bir ülkede 12 yılda kamu kuruluşlarının
sadece yüzde 12'sinin özelleştirildiği gerçeğini göz ardı ederek, bu konuda
siyasi iktidarlar üzerinde baskı kurmuştur."
Ülkelerdeki önemli ekonomik kararların, acı reçetelerin ve hatta
pek çok ihtilallerin ve hükümet değişikliklerinin, IMF merkezinde planlandığı
araştırmacıların özellikle üzerinde durdukları bir husustur. Venezuella
Cumhurbaşkanı'nın: "Ülkemizdeki ekmek ve benzin fiyatlarından memur ve
işçi maaşlarına, yatırım alanlarından ihracat ve ithalat kotalarına kadar her
sahada etkili olan bu kuruluşun, siyasi iktidarları değiştirme yetkisinin de
olacağını düşünüyorum" sözü bu açıdan dikkat çekicidir.
Türkiye ve IMF Türkiye 1947 yılında IMF'e üye olmuştur. 1970
yılından itibaren ise IMF'in istek ve önerileri doğrultusunda ekonomik
istikrar programları hazırlamıştır. Şimdiye kadar 17 stand by anlaşması
imzalamıştır. İmzaladığı 16 stand-by anlaşması ile IMF'in mali imkanlarından
ve kendi SDR'sinden 4 milyar 362 milyon dolar kredi almıştır. Bunun
karşılığında IMF tarafından dayatılan ve Türkiye'yi ekonomik yönden bayağı
gerilere götüren, çeşitli alanlardaki üretimlerine kota koyan, dış ticaretini
sınırlandıran pek çok programı uygulamak zorunda kalmıştır. 1947'den buyana
ve 16 stand-by anlaşmasına imza atarak aldığı kredilerin toplamı ise
Amerika'nın İsrail'e bir yılda verdiği yardımdan sadece 1 milyar dolar
fazladır. Değer olarak düşünürsek aldığı toplam kredi 215 adet orta halli savaş
uçağına tekabül etmektedir. Türkiye'nin kullandığı kredilere üyelik
karşılığında yatırmak zorunda olduğu katılım payı karşılığındaki para çekme
hakkı yani SDR'si de dahildir.
Dünya Bankası Dünya Bankası, IMF'in bir kardeş kuruluşu olarak
bilinir. Merkezi Washington'dadır. IMF ile aynı binada ve tam bir
koordinasyon içinde çalışır.
Birleşmiş Milletler'e bağlı mali kuruluş olan Dünya Bankası 1944
yılının Temmuz ayında, Birleşmiş Milletler Para ve Maliye Konferansı'nda
alınan kararlar doğrultusunda kurulmuştur. Ancak resmi kuruluşu Haziran
1946'da gerçekleşti. Dünya Bankası, öncelikli olarak II. Dünya Savaşı sonrası
imar etkinliklerini desteklemeye yönelik krediler vermiştir. Yani II. Dünya
Savaşı'nın yol açtığı yıkım ve tahribat sebebiyle Gizli Dünya Devleti'nin de
finansörleri olan siyonist finansörlere gün doğmuştu. Üstelik işin
hamallığını başkalarına yaptırıyor kendileri sadece para ve kredi temin etmek
suretiyle servetlerine servet katıyorlardı. Paralarının herhangi bir şekilde
riske girmemesi için de onu uluslararası güvenceye sokmak amacıyla BM'e bağlı
bir uluslararası banka kurdurmuşlardı ve kanal olarak onu kullanıyorlardı.
Dünya Bankası kredilerini 1949'dan sonra ekonomik kalkınma
amaçlı projelere kaydırmıştır.
Dünya Bankası'nın en yetkili organı Guvernörler Konseyi'dir. 20
kişiden oluşur ve borç para verme işlemleri üzerinde karar alır. Mevcut
sermayesi 171 milyar dolardır.
Kredi vereceği zaman şu kriterlere bakar: 1) Kredinin doğrudan
devlete veya hükümetlerin güvencesi altında olmak şartıyla özerk kuruluşlara
verilmesi, 2) Genellikle 15 veya 20 yıl vadeli verilmesi 3) Mali piyasadaki
faiz oranına yakın faizle verilmesi
NATO ve Gizli Dünya Devleti NATO, II. Dünya Savaşı sonrasında
ortaya çıkan bir askeri bloktur. Ancak gerçekte Gizli Dünya Devleti'nin
askeri kanadı niteliği taşımaktadır. Kuruluşunun gerekçesi Sovyet tehdidiydi.
Yani Sovyet tehdidiyle karşı karşıya ülkeleri bir ortak savunma bloku içinde
bir araya getiriyordu. Dolayısıyla bloka girecek ülkelerden herhangi birine
yönelecek tehdit ya da saldırı tümüne yönelik kabul edilecek ve ortak savunma
yapılacaktı.
Bunlara bakılırsa gerekçe masum gibidir. Fakat arka plana
baktığımızda yine o karanlık örgütlerin elleriyle karşılaşıyoruz. Jean Monnet
adlı araştırmacının Memoires adlı eserinde şöyle denir: "NATO,
Amerika'daki en güçlü yahudi lobilerinden biri olan CFR tarafından
kurulmuştur... Kurucuları arasında Bilderberg, Trilateral ve CFR üyesi Joseph
Luns, CFR ve Bilderberg üyesi George Marshall, yine CFR ve Bilderberg üyesi
Dean Acheson bulunmaktadır." Alle E. Roberts'in Brother Truman adlı
eserinde de şöyle denir: "(NATO'nun) öncülüğünü yahudi ve mason ABD
başkanı Truman yapmıştır." İlk NATO başkumandanı da CFR üyesi ve yahudi
lobilerine önemli katkıları olan General Eisenhower'di. Historia Hors
Serie'de yazdığına göre sonraki başkomutanlarından General Lemnitzer de bir
yahudi ve masondur. İlhami Soysal'ın Dünya'da ve Türkiye'de Masonlar ve
Masonluk adlı kitabında yazdığına göre yine NATO başkomutanlarından Omar
Bradley de bir masondur. Bunlar NATO'nun üst kademelerinde görev almış
masonların sadece birkaçı. Bunların dışında da NATO'nun üst kademelerinde
görev almış daha birçok isim mason teşkilatlarına üyeydi. Bunların tamamının
Gizli Dünya Devleti'nin geri planda durup dünyaya yön vermeye çalışan
örgütleriyle doğrudan irtibatı vardı.
Gladio ve Gizli Dünya Devleti Gladio, daha çok İtalya'daki
siyasi cinayetleriyle adını duyurmuş bir gizli örgüttür. Ancak bu örgütün
NATO'nun gözetiminde çalışan bir özel tim olduğu kesindir. NATO'nun doğrudan
düşman ilan edemediği kişilere veya siyasi mekanizmalara karşı Gladio
kullanılmıştır. Örgüt sadece siyasi cinayetler gerçekleştirmekle kalmamış,
zaman zaman askeri darbelerin zeminlerini ve şartlarını da hazırlamış, hatta
bu tür darbeleri yönlendirmiştir.
Gladio NATO ile paralel kurulmuştur ve görünüşte amacı herhangi
bir komünist saldırı karşısında gerilla savaşını organize etmekti. Örgütün
finansmanı ise büyük ölçüde ABD tarafından sağlanmıştır. Bu arada bir yandan
da medya kanalıyla anti-komünist propaganda faaliyetlerini organize edecekti.
Yöneticileri NATO üyesi ülkelerde eğitim görüyordu.
Faaliyetlerini genellikle gizlice yürüten Gladio sadece NATO
üyesi ülkelerde değil, Avusturya, İsveç, Norveç gibi NATO üyesi olmayan
ülkelerde de örgütlenmiştir. Farklı ülkelerde farklı kod adlarıyla çalışma
yapıyordu. Örneğin İtalya'da Gladio, Yunanistan'da B-8 ya da Sheep Skin
(Koyun Postu), Belçika'da SDRA-8, Hollanda'da NATO Command, Almanya'da Gehlen
harekatı (kurucusu General Reinhard Gehlen'e nispetle), Avusturya'da Schwert,
İngiltere'de Secret British Network kod adıyla çalışma yapıyordu.
Türkiye'deki kontrgerillanın da bir Gladio uzantısı olduğu iddia
edilmektedir.
Gladio'nun şekillendirilmesinde rol oynayan önemli şahıslardan
General Reinhard Gehlen aynı zamanda bir Naziydi. İşin ilginç tarafı ise bu
kişinin İsrail'in gizli servisi MOSSAD'la da bağlantısının olmasıydı. Bütün
bu bağlantılar Gizli Dünya Devleti'nin geri plandaki faaliyetleri hakkında
önemli ip uçları veriyor olmalı. General Gehlen, Gladio'nun oluşturulması ve
şekillendirilmesi merhalesinde önemli rol oynadı ve bu konuda Hitler'in
yanında edindiği tecrübeden yararlandığı tahmin edilmektedir.
Gladio'nun siyonizmle bağlantısı hakkında Richard Deacon, The
Israeli Secret Service adlı eserinde şu işaretleri veriyor:
"Almanya'daki kontrgerilla hareketi Gehlen Organizasyonu savaş sonrası
dönemde istihbarat toplamak üzere kurulan bir örgüt. Örgütün başı Reinhard
Gehlen, CIA yoluyla ABD'den destek alıyor. Bu örgüt için çalışan Alman
yetkililerden biri Nasır'ın (Mısır'ın eski cumhurbaşkanı Abdünnasır'ın)
danışmanlığını yapıyor. Gereken bilgileri yetkililere aktarıyor.
Organizasyonda İsrail'le bağlantıdan haberi olan çok az kişi vardı.
Bağlantılar daha ileriki safhalarda Fransız istihbarat servisindeki MOSSAD
ajanına haber verilerek Paris'te yürütüldü. Fransa bir NATO üyesiydi ve bu
MOSSAD ajanının da NATO ülkeleri arasında askeri istihbarat edinme yolları
vardı." Aynı eserde General Reinhard Gehlen'in MOSSAD hesabına çalıştığı
da özellikle vurgulanmaktadır. Richard Deacon'a göre Gehlen 1950'lerde soğuk
savaş konusunda Amerika'nın en önemli elemanlarından biriydi.
Gladio'nun İtalya kanadının ise bu ülkenin en çok ismini duyuran
P-2 Mason locasıyla yakın irtibat içinde olduğu, hukuki soruşturmalar
neticesinde ortaya çıkmıştır. Bu locanın üstad-ı azamı Licio Gelli aynı
zamanda İspanya iç savaşında faşistler adına savaşmış bir isimdi. İtalya'nın
mafyayla ve Gladio ile yakın irtibatı olduğu tespit edilen eski başbakanı
Giulio Andreotti de bu locanın üyesiydi. Meşhur Temiz Eller Operasyonu'nda
sorguya çekilen Andreotti başbakanlığı döneminde Gladio'yu savunmuştu. P-2
locasının Gladio ve mafya bağlantısı araştırıldığında bu locanın üyeleri
arasında 43 parlamenter, 54 üst düzey devlet görevlisi, başta Genelkurmay başkanı
Amiral Giovanni Torrisi olmak üzere 8'i amiral 30'u general 183 askeri
yetkili, 19 hakim, avukatlar, polis komiserleri, bankerler, gazete sahipleri,
yazarlar, baş yazarlar, 58 profesör, siyasi parti liderleri ve haber alma
servisinin 3 eski başkanı olduğu tespit edilmişti. Bu durum ülkede Gladio'ya
destek veren mason locasının ne kadar geniş bir alana yayıldığını ortaya
koyuyordu.
P2-Mafya-Gladio bağlantısının gün yüzüne çıkması sebebiyle
başlatılan hukuki soruşturmada birtakım ilginç gerçeklerle de karşılaşıldı.
Locanın başkanı Gelli, İtalya seçimlerinde Hıristiyan Demokrat Parti'nin
seçimi kazanması için naylon operasyonlar düzenlemiş ve bunun için CIA'den
yardım almıştı.
Yeni Dünya Düzeni Yeni Dünya Düzeni dünya kamuoyunun gündemine
daha çok Doğu blokunun çökmesinden sonra girdi. Oysa Illuminati şebekesinin
ve onun ortaya çıkardığı global gizli örgütlerin gündeminde yüzyıllardan beri
vardır. Hatta Fransız devrimi öncesinde yürüttükleri çalışmalarında
hedeflerini "Yeni Dünya Düzeni" olarak açıklamışlardı. Sonraki
dönemlerde ise bunu muhtelif vesilelerle ve gelişmelerle bağlantılı olarak
gündeme getirmişlerdir. Doğu blokunun çökmesinden sonra Amerika'nın tüm dünya
üzerinde kurmak istediği saltanatı "Yeni Dünya Düzeni" emeli olarak
açıklaması da bir tesadüf değildir. Bunun Illuminati şebekesinin yüzyıllardan
beridir vurguladığı Yeni Dünya Düzeni teorisiyle çok yakından irtibatı vardı.
Zaten ABD'nin son dönemde üzerinde durduğu Yeni Dünya Düzeni'nin fikri temeli
de Bilderberg ve CFR toplantılarında şekillendirilmiştir.
Amerika'nın öncülüğünde son dönemde ortaya atılan Yeni Dünya
Düzeni teorisinin arkasında da Gizli Dünya Devleti'nin global örgütlerinin
rolü vardır. Fakat bu örgütlerin hedefi siyasi güçlerden ziyade sermaye
kuruluşlarının kıskacında bir dünya ortaya çıkarmaktır. Tabii bu konuda
siyonist oluşumlar kendilerinin sermaye üzerindeki hakimiyetlerine biraz
fazla güvenmekte ve sermayenin sultasında bir dünya düzeni kurmanın
kendilerinin egemenliklerinin daha da güçlenmesine imkan vereceğini hesap etmektedirler.
Bu konuda adından daha önce söz ettiğimiz ünlü yahudi David Rockefeller şöyle
diyor: "Hükümetlerin yerini alacak birileri olmalı ve bana öyle
görünüyor ki, bunu da en iyi şirketler yaparlar..."
Bundan dolayıdır ki ünlü yazar Alev Alatlı'nın da dile getirdiği
üzere Yeni Dünya Düzeni'ne muhalefet edenler bunun anlamının, dünyanın siyasi
ve yasal hüviyetini tümüyle değiştirmek, ulus-devletlerin tarihi rollerini
ortadan kaldırmak, kontrolü uluslar-ötesi tröstlere devretmek suretiyle
millet kavramını ortadan kaldırarak, idareyi İngilizce konuşan Anglo-sever
bir oligarşiye teslim etmek olduğundan eminler.
Siyonizmin Sultası Çöküşte 20.
yüzyıl siyonizm için bir altın çağ olmuştur. Böyle bir çağı yaşamasının en
önemli sebebi ise bu araştırmamızda üzerinde durduğumuz uluslararası gizli
örgütler vasıtasıyla kurmuş oldukları saltanattır. Bu saltanatı kurmalarına
imkan sağlayan en önemli etken ise para kaynaklarına hakim olmalarıdır.
Özellikle Ortaçağ Avrupa'sında finansman ve faizle, borç verme yoluyla siyasi
platformda da önemli işler çevirmeyi başarabilmişlerdir. Rockefeller ve
Rothschild ailelerinin yürüttüğü faaliyetler bundan dolayı önem arz
etmektedir. Fakat uluslararası siyonizmin siyasi mekanizmada sultasını
kurması için şartları hazırlayanlar sadece bunlar değil. Bunlar sadece
isimleri birçok yerde öne çıkan iki önemli aile. Bunların dışında daha pek
çok yahudi aile para kaynaklarına hükmetmek suretiyle siyasi mekanizmayı
etkileme imkanı elde edebilmiştir.
Fakat dünyada hiç kimsenin sultası ebedi ve kalıcı değildir.
Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır: "Bu günleri böyle aranızda döndürürüz." (Ali İmran, 3/140) Yirmi birinci
yüzyılın başlangıcından itibaren siyonizmin sultası da bir çöküş dönemine
girmiştir. İlk bakışta siyaset meydanında hala ABD vasıtasıyla uluslararası
siyonizmin ve onun kontrol ettiği global organların hüküm sürdüğü
görülmektedir. Ancak bu örgütlerin artık eski etkinliklerine sahip
olmadıkları anlaşılıyor. Örneğin Bilderberg'in önemli kabul ettiği üyeler
bazen ülkelerinde ciddi soruşturmalara tabi tutulabiliyorlar. Bu grubun
toplantılarına katılmalarından dolayı siyaset meydanlarında parlayacakları
sanılan kişilerin hiç de parlayamadıkları, gölgede kaldıkları müşahede
ediliyor. Ayrıca özellikle entelektüel kesim, bu örgütleri bugün düne
nispetle biraz daha yakın takibe almış durumdadır. Üstün ahlaki değerlere
inanan kesim ise siyonizmin tarih boyunca insanlık için bir tehdit ve tehlike
olduğunu görmüştür. Dolayısıyla söz konusu örgütlerle siyonizm bağlantısı
kendilerini rahatsız etmektedir. Bu rahatsızlık zaman içinde daha da
artacaktır. Daha bugünden sadece İslami camiadan değil Batı'daki entelektüel
kesimden de birçoklarının söz konusu örgütlerin faaliyetlerinden rahatsız
olduklarını belli ettiklerine şahit oluyoruz. Bu rahatsızlık söz konusu
örgütlerle irtibatlı kişilerin siyaset meydanlarında biraz daha çekingen
hareket etmelerine sebep olacaktır. Ayrıca bu konuda kitlelerin biraz daha
bilinçlendirilmesi durumunda, kitleler siyasi tercihlerinde söz konusu
örgütlerle irtibatı bir eksi puan olarak kabul edeceklerdir.
Bu arada söz konusu örgütlere yön verenlerin para kaynakları ve
iktisadi kuruluşlar üzerindeki saltanatları da gittikçe zayıflamaktadır. Bu
zayıflama tabii ki onların siyasi mekanizmayı yönlendirmelerini de
zorlaştırmaktadır. Bu açıdan, zikredilen örgütlere yön verenlerin ekonomik
saltanatlarını sarsabilmek için mutlaka alternatif iktisadi faaliyetlere
ağırlık verilmesi gerekir. Toplumların hür ve bağımsız bir geleceğe doğru
ilerlemelerini isteyenlerin de siyonizmin ekonomik kaynaklarını boykot ve
alternatiflerine destek kampanyalarına katılmanın basite alınmaması,
önemsenmesi gereken bir tavır olacağını bilmeleri gerekir.
Burada vurgulanması gereken önemli bir husus da, Gizli Dünya
Devleti'ni yönlendiren mekanizmaların çoğunun bugün ABD merkezli
çalışmalarının dikkat çekmesidir. Bu durum karşısında ABD ile rekabet
halindeki ülkeler veya bloklar o mekanizmalara mesafeli durmayı ve yaklaşınca
da şüpheli yaklaşmayı tercih ediyorlar. Özellikle 11 Eylül olaylarından sonra
ABD'nin tek merkezli bir dünya otoritesi oluşturma çabası içine girmesi ve bu
çabanın arkasında da sözünü ettiğimiz Gizli Dünya Devleti'ne yön veren global
örgütlerin bulunması, bu örgütler karşısında ihtiyatın biraz daha artırılması
ihtiyacını doğurmuştur.
Bugün Gizli Dünya Devleti'nin geleceğini tehdit eden en önemli
gelişme İslami bilinçlenmedir. Bu yüzden de İslami oluşumlar yeni düşman
olarak ilan edilmiştir. Dolayısıyla İslami bilinçlenmenin yıpratılması
amacıyla yoğun bir anti-propaganda faaliyeti yürütülmektedir. Bu
anti-propaganda faaliyetinde de ağırlıklı olan günümüz toplumlarının en çok
nefret ettiği olgu durumundaki terör olgusundan ve terör kavramından
yararlanılmaktadır. Bu konudaki propagandaların etkili olabilmesi için zaman
zaman provokasyon amaçlı terör eylemleri de düzenlenebilmektedir. Hatta 11
Eylül saldırılarının bu tür bir saldırı olacağı, o olayı yakın takibe
alanların büyük bir çoğunluğunun zihinlerinde oluşmuş tereddüttür. Birçokları
bu tereddütlerini haklı kılan gerekçeler de ortaya koymuşlardır. Bunlar
sadece İslamcı kesimden değildir. Hatta diyebiliriz ki çoğunluğu Batılı
entelektüel kesimdendir. Bazı yerlerde ise bir yandan sosyal ve psikolojik
şartlar oluşturulmakta, diğer yandan bu şartlardan etkilenebilecek oluşumların
ortaya çıkmasına fırsat verilmektedir. Bu ikisi bir araya gelince de birtakım
şiddet olaylarının vuku bulması zorunlu bir sonuç olarak ortaya çıkmakta ve
bu sonuç anti-propaganda faaliyetinin malzemesi olarak kullanılmaktadır. Ama
ne kadar ilginçtir ki bu anti-propaganda çoğu zaman ilginin artmasına da
sebep olabilmektedir.
İslami camianın gelişmeleri çok akıllıca ve hem kendi
geleceklerini hem de tüm insanlığın geleceğini göz önünde bulundurarak
değerlendirmesi zorunludur. Anti-propaganda ve fişlenme korkusu İslami
faaliyetlerini kendi elleriyle baltalamalarının sebebi olmamalı. Ama belli
amaçlar için oluşturulan sosyal ve psikolojik şartlar da kendilerini, İslami
camianın aleyhine olacak fiillere itmemeli.
Biz Allah'ın izniyle geleceğin İslam'ın olacağına inanıyoruz.
İnsanı canlı tutan en önemli etken umuttur. Umutlarımızı mutlaka canlı
tutmalıyız. Umudun kaybedilmesiyle hayat da manasını kaybeder. İnancına bağlı
bir mü'minin ümidini kaybetmesi ise anlamsızdır. Çünkü Yüce Allah onun her
hal-ü kârda kazançlı olduğunu bildiriyor. İhlasla yaptığı hiçbir şey
karşılıksız kalmayacaktır. Bu dünyada alamasa bile ahirette Allah katında
alacaktır. Bu dünyadaki sonucu belirleyen Allah'tır. Mü'mine düşen
kendisinden istenen gayreti sarf etmektir. Ama ümit canlı tutulmazsa gayret
aşkı da kaybedilir.
Not: Gizli Dünya
Devleti'nin Türkiye kanadı hakkında fikir edinilmesi için daha önce
yayınlanmış olan "Türkiye'de Yahudi Lobiciliği" başlıklı yazımızı
mutlaka okumanızı tavsiye ediyoruz. Buradaki bilgileri oradaki bilgilerle
birleştirmeniz durumunda hadisenin boyutları zihninizde biraz daha netlik
kazanacaktır. Zikrettiğimiz yazıyı Web sitemizde ve "Bütün Yönleriyle Filistin" başlıklı CD-Rom
çalışmamızda "Türkiye-İsrail İlişkileri" bölümünde bulabilirsiniz.
Ayrıca Gizli Dünya Devleti'nin İslam dünyasına yönelik politikalarının nasıl
işlediğinin öğrenilmesi için bizim Emperyalizmin Oyunları ve İslam Dünyası
adlı kitabımızın okunmasına ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. Mevcudu kalmayan bu
kitabı da Allah'ın izniyle, güncelleyerek yeniden basmak için çalışmalarımızı
sürdürüyoruz.
|
I Don't Like İllumanati
Illuminati var. Bunu biliyoruz istedikleri düzene karşıyız.Barışın hakim olduğu herkesin özgür olduğu bir dünya istiyoruz.Kapitalizmi istemiyoruz!
9 Haziran 2013 Pazar
Gizli Dünya Devleti ve Siyonizm
4 Haziran 2013 Salı
İlluminati Komplo Teorileri (Tanıtım)
İlluminati kimilerine göre hayal ürünüdür.Kimilerine göre ise gerçektir.Ben burda kendi edindiğim birikimleri gerekli paylaşımları size sunacağım. Önemli olan bence insanları biliçlendirmektir.Başlangıçta İlluminatiyi açıklayarak başlayalım istedim buyrun :
İllüminati ve Komplo Teorileri*
İlluminati nedir?
1776 yılında, Almanya’nın Ingolstadt kentinde, Hukuk Profesörü Adam Weishaupt ve Baron von Knigge’nin diğerlerinin yardımıyla kurduğu gizli bir topluluk. Bazılarına göre İlluminati “Aydınlanmış olanlar” anlamına gelmektedir. 1
Topluluğun kuruluş amacı cehalet, baskıcılık ve kilisenin doğmalarıyla mücadele etmekti. Her ne kadar asıl amaç, aydınlanarak dinsel dogmalardan uzak, hür düşünceyi ve Newtoncu pozitif bilimin önünü açmak idiyse de gizli siyasi amaçları olduğu öne sürülerek dünya siyaset tarihinin, belki de zaman içinde üzerine en fazla komplo teorisi üretilmiş olan topluluğu halini almıştır.2
Karşı devrimci ve gerici çevrelerin Fransız Devrimi’nden günümüze kadar hastalıklı bir ilgi gösterdiği Illuminati, yaklaşık iki asır boyunca komplo teorilerinin oluşumu ve şekillenmesinde tuhaf bir rol oynadı.
Bu tuhaflık başlıca iki nedenden dolayı ortaya çıkmıştı. Birincisi, İllüminati’nin örgütsel yapısı sadece 10 küsur yıl sürmüştü ve aradan geçen yaklaşık iki asır bu kısa dönemi tartışmak için hayli uzun bir zamandı. İkincisi, İllüminati hakkındaki rivayetlerin hepsi tescillikaçıkların ya da karşıdevrimci çevrelerin yaydığı mesnetsiz iddialara dayanmaktaydı ve söz konusu rivayetlerle kanıtlar arasında ters bir orantı mevcuttu. Yıllar boyunca İlluminati hakkında bilinenler, örgütün 22 Haziran 1784 tarihinde Bavyera’da yasaklanmasından sonra ele geçirilen evrakından ve örgütün kurucusu Adam Weishaupt’un kaleme aldığı yazılardan ibaret kalmıştı.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından İlluminati ile ilgili birçok belge Sovyetler Birliği’ne götürüldü. Söz konusu belgeler daha sonra Demokratik Almanya Cumhuriyeti’ne gonderildi. Günümüzde bu belgeler ve daha sonra bulunanlar araştırmacıların incelemesine açılmıştır. Yine konuyla ilgili olarak savaş sırasında zarar goren arşivler zamanla tekrar düzenlendi. Dolayısıyla artık İlluminati hakkında pek çok şey bilinmektedir ve bunların arasında, örgütün dünya çapında bir komplo peşinde olduğu yolundaki iddiaları doğrulayan hiç bir şey yer almamamaktadır. Ama komplo teorisyenleri, bu durumu sessizlikle geçiştirmeyi ve söz konusu evraklarda iddialarını doğrulayacak herhangi bir şeyin yer almamasını örgütün güya karanlık emelleri, gücü ve gizliliğiyle açıklamayı tercih etmektedir. Kanıtın olmaması, onlara göre karşı karşıya olunan komplonun vehametini göstermektedir.
İlluminati hakkındaki komplo iddiaları
ilk kez bir yanlış anlamanın çevresinde şekillenmişti. Marquis de Luchet’in 1788 yılında, Paris’te yayımladığı Essai sur la secte des Illumines (İllumines Tarikatı Hakkında Bir Deneme) başlıklı broşürde “Aydınlanmışlar” adında, dünyayı karıştırmayı hedefleyen gizemci bir tarikattan söz ediliyordu.
Buradaki “Aydınlanmışlar” kelimesinin Masonluktaki gizemci eğilimleri anlatmak için kullanılmasına rağmen, zamanla Luchet’nin aslında İlluminati’yi kastettiği inanışı yayılacaktı.
Almanya’da karşıdevrimci Eudamonia Gazetesi’nde, 1796 yılında yayımlanan Uber Gewalt der Unsichtbaren Brüder (Görünmeyen Biraderlerin Kudreti) başlıklı yazıda aynı suçlamalar şöyle sıralanıyordu:
“Bu iğrenç çetenin amaçları tahtları ve mihrabı devirmek, ahlakı mahvetmek, toplumsal düzeni ortadan kaldırmak, dini ortadan kaldırmak ve anarşiyi hakim kılmaktır.”
Günümüzde tarihçiler, İlluminati’nin komplo teorisyenlerinin anlattıklarıyla ilgisi olmayan bir örgüt olduğunu kanıtlamıştır. Ortaya çıkan örgüte ilişkin belgeler bütün bu akıldışı iddiaları çürütmektedir. Ama gerek İlluminati’nin tarihini, gerekse örgüt hakkında ortaya atılan iddiaları incelemek, komplo teorilerinin nasıl işlediğini anlamak açısından son derece önemlidir.
İlluminati’nin Kuruluşu ve Güçlenmesi
18. yüzyılda coğrafi bir bölgenin de adı olan Almanya’daki Bavyera Elektor Prensliği Katoliklik için son derece önemliydi. Karşı Reformasyon Bavyera’yı merkez olarak seçmişti. Katolik Kilisesi, burayı Protestan Almanya’nın yeniden “fethi” için üs olarak kullanma eğilimindeydi. Sonunda bu fetih gerçekleşmedi ama burada çıkan kıvılcım yüzünden Fransa’nın, Danimarka’nın, İsveç ve Habsburglar’ın İspanya ile Avusturya kollarının da katıldığı Otuz Yıl Savaşları çıktı.
Prusya ile Voltaire’in deyişiyle “Artık ne kutsal ne Romalı ne de imparatorluk olan” Avusturya arasında bunalan Bavyera’da Maximilian III. Joseph, Katolik Kilisesi’ne karşı zafer elde etmiş ve hem saraya hem de kiliseye ilişkin konularda reformlara girişmişti. Bu reformların sonucu olarak Münih Cizvit Bilimler Akademisi’ndeki hegemonyası kalktı ve burada dışarıdan gelen Protestan eğitimciler işbaşı etti. Bütün bu girişimler hem komşu devletler hem deKatolik Kilisesi’nce ilgiyle izleniyordu.
İlluminati örgütünün kurucusu olan Adam Weishaup 6 Şubat 1748 tarihinde Ingolstadt’da doğdu. Weishaupt’un Cizvit olan babası aynı şehirdeki üniversitede görevliydi. Weishaupt, eğitimini Diderot, Moliere ve çağdaşı birçok Aydınlanmacı gibi, Cizvitlerin arasında tamamladı. 25 yaşındayken Vaftiz Babası Johann Adam von Ickstatt’in yönlendirmesiyle Ingolstadt Üniversitesi’nde göreve başladı Ickstatt, eğitim alanında Cizvitlere karşı reformları gerçekleştirmeye çalışıyordu. Bu tarihten sonra Weishaupt’un meslek yaşamına Cizvitlerle yaşadığı fikir ayrılıkları damgasını vuracaktı. 1768'de felsefe doktoru, 1772 yılında da hukuk profesörü oldu. Cizvitliğin yasaklanması üzerine, üniversitede kilise hukukuyla ilgili profesörlük de Weishaupt’a verildi. Weishaupt bu görevi 1785 yılına kadar sürdürecekti.
Söz konusu profesörlüğü 90 yıldır ellerinde tutan Cizvitler, Ickstatt’in adamı olarak gördükleri Weishaupt’un görevi kabul etmesinden ve Aydınlanmacı fikirleri başarıyla öğrencilere aktarmasından dolayı öfke içindeydi. Weishaupt’un görüşlerini hala koruyanCizvitler başta olmak üzere, Aydınlanma düşmanı gerici akımlardan kopuşu vebunlara karşı mücadele için militan ve mücadeleci bir gizli dernek kurmaya karar vermesi bu dönemde gerçekleşti. Nitekim, 1 Mayıs 1776 tarihinde Perfectibilis (Yetkinler) örgütünü kurdu. Örgüt kısa bir zaman içinde “İlluminati” yani “Aydınlananlar” ismini alacaktı. Weishaupt, 1790 yılında kaleme aldığı bir yazıda, örgütün kuruluşuna Gülhaç’ların Burghausen’da bir şube açarak Ingolstadt’taki öğrencilerin arasında faaliyet yürütmeye başlamasının neden olduğunu ifade eder. Weishaupt, bu gizli cemiyetin simya ve benzeri saçmalıklarına karşı tek başına mücadele edemeyeceğini anlayarak örgüt kurmaya karar vermişti.
Weishaupt, 1774 ile 1775 yılları arasında Aydınlanma düşüncesi ve Masonlukla ilgilenmeye başlamıştı. Ama Masonluğa kabul edildiği 1777 yılından kısa bir süre sonra, Masonluğun Aydınlanma mücadelesi için fazla gizemci ve kullanışsız olduğunu anladı. Belki de bu yüzden, Miünih’te girdiği locada fazla etkin olmamıştı. Weishaupt, bu çevrelerle ilişki kurmasına neden olan Bay H’nin Protestan olduğunu ve Ingolstadt’a 1774 yılında geldiğini söylemektedir.
Bu sırada, Münih’teki bir başka locada işler İlluminati için iyi gitmeye başlamıştı. Yeni hükümdar Karl Theodor’un da girmesiyle birlikte adını St. Theodor von Guten Rath olarak değiştiren locanın başında, ünlü Aydınlanmacı Friedrich Nicolai’ın “bütün hurafelerin amansız düşmanı” diye övdüğü Ferdinand Maria Baader vardı. Weishauptun yakın arkadaşı Zwackh, Baader’i örgütlemeyi ve locayı İlluminati’nin gizli merkezi yapmayı başardı. Baader’in sayesinde İlluminati, Münih Bilimler Akademisi ile Sansür Kurulu’na etki etmeyi başarabildi. St. Theodor vom Guten Rath Locası 1780 yılından itibaren çevre bölgelerde, aslında İlluminati’nin şubesi olarak calışan kardeş localar örgütlemeye başlayacaktı. İlluminati’nin tarihindeönemli bir rol oynayacak olan Knigge de bu locaların sayesinde örgütlendi.
Adolph Freiherr von Knigge 1772 yılında Masonluğa kabul edilmişti. 1779'da Strikten Observanz’a üye oldu ama burada reform önerilerinin dikkate alınmaması yüzünden hayal kırıklığına uğradı. Knigge’nin 1780 yılında İlluminati’ye üye oluşu, gerçek anlamda bir dönüm noktası teşkil etti. Knigge’nin başarıları sayesinde örgüt daha öncesiyle kıyaslanamayacak bir güce kavuşacaktı. Knigge, kişisel gayretleri ve becerileriyle kısa zamanda 500'den fazla eğitimli, sözü geçen önemli insanı üye yaptı.
16 Temmuz ile 1 Eylül 1782 tarihleri arasında, Wilhelmsbad’ta toplanan Mason Konvanı, Strikten Observanz’ın çözülmesiyle doğan boşluğu doldurmak amacıyla hızla harekete geçen İlluminati için büyük bir örgiitlenme şansı sağladı. Toplantıda Knigge ve Wetzlar Locası Üstadı Franz Dietrich von Ditfurth, İlluminati’yi temsil ediyordu. Knigge, Aralık 1780'de Weishaupt’a yazdığı bir mektupta Strikten Observanz’ın dolandırıcılarla dolduğunu belirterek düzenlenecek bir toplantıda örgütlü ve planlı davranılırsa ileride bütün Masonluğu yönetmenin mümkün olduğunu söylüyordu. Bir başka mektupta da Knigge, böylelikle yeniden biçimlendirilmiş Masonluğun İlluminati’nin müdahalesiyle aydınlanmış dünyaya bağlanacağını ileri sürüyordu.
Knigge’nin örgütlediği Strikten Observanz’in üst düzey yöneticilerinin sayesinde, Wilhelmsbad Konvansiyonu’nda İlluminati, rahatlıkla istediği sonuçları aldı. Konvansiyondan sonra, aralarında Johann Joachim Christoph Bode’nin de yer aldığı çok sayıda önemli kişi İllüminati’ye katıldı. Wilhemsbad Konvansiyonu’nun toplandığı tarihte Avusturya’daki Yahudilerin özgürlüklerine kavuşması da komplo teorisyenlerinin bu toplantıya özel bir önem vermesine yol açtı.
Kuruluşunda dar bir çevreyi hedefleyen İlluminati’nin orgüt yapısı konvansiyondan sonra başlayan üye akını karşısında zorlanmaya başladı. Aslında bu zorlanma yeni bir şey değildi. Wilhelmsbad Konvansiyonu’nda önemli bir rol oynayan Knigge’nin sayesinde İlluminati bir süredir hazmedebileceğinden daha hızlı bir biçimde üye kazanıyordu. O döneme kadar Bavyera’nın dışında pek tanınmayan İlluminati, kısa zamanda Fransa, Belçika, Hollanda, Danimarka, İsveç, Polonya, Macaristan ve İtalya’ya yayıldı. Örgütün Münih’in dışındaki önemli merkezleri Mainz ile Bonn idi. Ditfurth, yüksek adli mercilere ulaşmanın çok kolay olduğu Wetzlar’da üye kabul ediyordu. İlluminati adlı kurumların dışında, Bavyera Sansür Kurulu ve Bilimler Akademisi’nde de örgütlenmişti. Bu örgütlenmeler o kadar etkiliydi ki Bavyera’da yıllarca Cizvitlik yanlısı ya da Aydınlanma karşıtı herhangi bir eser yayımlanamayacaktı.
İlluminati’nin Tarihe ve Siyasete Bakışı
18. yüzyılın ikinci yarısında, Aydınlanma düşüncesinin alışılmışın dışında köktenci yorumlan belirmeye başlamıştı. Rousseau’yla başlayan ve D’Holbach’la devam eden bu sürecin çok belirgin aktörlerinden birisi de İlluminati oldu.
Adam Weishaupt, sistemli bir felsefi görüş içeren ve İlluminati’nin ideolojik yapısını belirleyen bir eser kaleme almamıştı. Weishaupt’un fikirlerine yön veren en önemli olgu, onun tarihebakışıydı. Bu bakış açısına göre belli bir yerden başlayıp belli bir yere doğruilerleyen tarihe müdahale İlluminati üyelerinden gelecekti.
Bu tarih anlayışı uygarlığın ilk evresinde bütün insanların masum, özgür ve eşit olduğu fikrine dayanıyordu. Bu dönemde kurulan tek sosyal yapı aileydi ve insanlık ancak temel ihtiyaclarını karşılayabilecek durumdaydı. Daha sonraları insanların ve ihtiyaçlarının çoğalması,özel mülkiyetin ortaya cikışıyla eşitlik ve özgürlükler zedelenmeye başlamiştı. Uygarlığın bu ikinci aşamasında insanlar özgürlüklerini korumaya devam ediyordu gerçi ama artık zayıflar güçlülerin egemenliği altına girmeye başlamiştı. Bu aşamada insanlık milliyetçilik ve benzeri akımların yüzünden sayısız kabilelere, milletlere bölünecekti. Bu durum bireysel egoizmin toplumsal alanda ortaya çıkışı anlamına geliyordu. Artık özgürlük ve eşitlik ortadan kalkmaya ve insanlar köleleşmeye başlamıştı. Bu olumsuz gelişmenin sonunda krallar, ülkelerini kendi ozel mülkleri gibi görmeye başlayarak savaşlara girişmiş ve köleliği savunur hale gelmişti.
Krallar, dünyevi despotlar ve uygarlık, tıpkı kilise bürokrasisinin, dinsel despotizmin ve teokrasinin İsa Peygamber’in öğretisini bozması gibi, insanın doğal halini bozmuştu. Hıristiyanlığın temel öğretileri Masonluk sayesinde korunmuş ve aklın aydınlanması sayesinde bu öğretiler tekrar gün yüzü görmüştü. Ama Masonluk, zamanla kişisel çıkarlar, gösterişli törenler, dereceler ve simyacılık gibi şeylerden dolayı bu öğretilerden uzaklaşmıştı.
Sanayi ve bilimin gelişmesi özgürlük için açılan yeni alanları müjdeliyordu. Bu yeni durum, krallann tepkisine neden olsa da insan ruhunda bir devrimi beraberinde getirecekti. Bu devrimin sayesinde de dünya tarihinde yeni bir dönem başlayacaktı.
Son aşamada, Aydınlanmacı bir örgütün faaliyetleri sayesinde, eşitsizlikle esaret eşitlik ve özgürlüğe dönüşecekti. Aklı ve ahlakı yalnızca seçilmiş ve akılla aydınlanmış insanlar kurtarabilirdi. Böylelikle akılla yönetilen; devletlerin, kralların, zümrelerin olmadığı bir dünya kurulacaktı. Ama bu değişim devrimle değil, şiddetin kullanılmadığı reformların sayesinde gerçekleşecekti. Tarihin mekanizmasını harekete geçiren şiddet değil, akıl ve erdemin sistemli ve sessiz gelişmesiydi. Weishaupt’a göre devrim, insanların hırsları nedeniyle meseleleri olumlu yönde etkileyemezdi. Bilgeliğin zorlamaya ihtiyacı yoktu.
Görüldüğü gibi, İlluminati’nin asıl amacı, uzun vadeli bir plan çerçevesinde devlet ve kilise içindeki kritik mevkileri ele geçirerek erdemin ve aklın iktidannı kurmaktı. Bunun için öngördüğü yöntem, tıpkı diğer Aydınlanmacılar gibi, eğiterek yöneticileri Aydınlanma ideallerine kazanmaktı. İlluminati’nin bilgelik okullarının sayesinde hükümdarlar ve uluslar şiddet kullanmadan ortadan kalkacak, bütün insanlık tek bir aile olacak ve dünya yalnızca akıllı insanların var olduğu bir yer haline gelecekti.
Weishaupt’un yazdığı mektuplarda okuduğunu söylediği ve yeni üyelere önerdiği kitaplar örgütün siyasal çizgisinin anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Bunların arasında Helvetius, D’Holbach, Montaigne ve Locke ile Rousseau’dan etkilendiği bilinen Johann Bern-hard Basedow gibi düşünürler, Adam Smith ve James Stuart gibi iktisatçıların eserleri yer alıyor.
Başlangıçta İlluminati, neredeyse sadece öğrencilerin arasında ve son derece yavaş örgütleniyordu. Genç ve şekillendirilebilir üyelerin kazanılmasına, bunların eğitimle dönüştürülmesine ve toplumda etkili pozisyonlar kazanmasına önem veriliyordu. Gençleri kapsamlı bir eğitim sürecinin ardından Aydınlanma’nın değerlerine uygun bir hale getirmeyi hedefleyen Weishaupt, 1778 yılında Hertel ve Zwackh’a yazdığı bir mektupta, 40 yaşın üzerindekilerin gençlerden eğitim almak istemediğini, bu yüzden daha genç insanları üye yapmayı hedeflemeleri gerektiğini söylüyordu.
Weishaupt’un bu düşünceleri, eğitimin Aydınlanma Çağı icin neredeyse bir fetiş olduğu düşünüldüğünde, son derece doğaldır. Kurucusu da bir eğitmen olan İlluminati, dönemin bu önemli eğiliminden fazlasıyla etkilenmişti. Johann Heinrich Pestalozzi ve Christian Gotthilf Salzman gibi Aydınlanma Çağı’nın önde gelen pedagoglarının İllüminati üyesi olması eğitime verilen önemin bir kanıtıdır.
Weishaupt’un tarih felsefesi ve fikirlerinde Jean-Jacques Rousseau’nun belirgin bir etkisi vardı. Weishaupt, vaftiz babası Ickstatt’in kütüphanesindeki eserlerden tanıdığı Fransız Aydınlanmacıların sayesinde Katolik Kilisesi’ne karşı çıkışının teorik alt yapısını hazırlamıştı. Rousseau’nun fikirleri Weishaupt’un dışındaki Alman Aydınlanmacıları da önemli ölçüde etkilemişti. Örneğin Pestalozzi, Rousseau’nun eğitim anlayışından o kadar çok etkilenmişti ki ders programını diizenlerken onun Entile isimli yapıtını örnek almıştı.
İlluminati’nin kadınlara bakışı da kendi dönemindeki genel eğilimden etkilenmişti. Kadınları örgüte almayan İlluminati, bu konuda diğer Aydınlanmacılar gibi düşünüyordu. İnsan doğasından toplumsal iş bölümüne kadar birçok alanda sosyal-ekonomik eşitsizliğini ortaya koyan Aydınlanmacı düşünürler, kadın meselesinde kendi çağlarının önyargılarını paylaşıyordu.
Pek fazla bilinmemekle birlikte, İlluminati’nin de tıpkı Strikten Observanz gibi, Amerika’da bir koloni kurma ütopyası vardı. İki örgütlenmenin arasındaki farklılıklar doğal olarak ütopyalara da yansımıştı. Von Hund ve arkadaşları sadece soylulardan oluşan bir koloni kurmayı hedeflemişti. Oysa İlluminati’nin ütopyası birlikte calışılan, kutlamaların ortak olduğu bir tür komündü. Koloninin ekonomisi tarıma ve zanaatkarlığa dayanacaktı. Kolonide, ayrıca yeni kuşaklann yetiştirildiği bir okul, matbaa ve kitaplık yer alacaktı. 1780 yılında bazı üyeler Kuzey Amerika’ya gitmişti.
Konuyla ilgili bir başka bilgi de soruşturmalar sırasında örgüt aleyhine ifade veren Maendl’in söyledikleridir. Ona göre İIluminati Kuzey Amerika’da sınıfsız ve doğayla uyum içinde bir koloni kurma niyetindeydi. Hatta Weishaupt’un yakalanmaktan ve suikasttan korktuğu dönemlerde Amerika’ya kaçmayı düşündüğünü de söylenmiştir.
18. yüzyıldaki Aydınlanma düşüncesini benimseyen monarşik siyasal iktidarlar “aydınlanmış despot” kavramının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Rus Çariçesi Yekaterina, Habsburglar adına Avusturya’yı yöneten Joseph II ile Prusya’yı yoneten Büyük Friedrich “aydınlanmış despot”a verilecek en iyi örnektir. Sistemi reformlarla düzeltmeyi hedefleyen Aydınlanmacılar için aydınlanmış despotlarla ilişki kurmak son derece yaygın bir yöntemdi. Bu türden bir ilişki türü İlluminati’nin tarihinde mevcuttur. Örgüt içi yazışmalarda sıkça ifade edildiği gibi, İlluminati’nin asıl amacı devrim değil, sistemin reformlarla düzeltilmesiydi. Aydınlanmış monarkları mükemmelleştirmek için mücadele ediyorlardı. Ama buna rağmen İlluminati’nin kendisini yalnızca aydınlanmadan etkilenmiş hükümdarlara oğüt vermekle sınırlamadığı ve örgütlü bir biçimde kurumlara nüfuz ederek buralardaki etkinliğini Aydınlanma’nın yerleşmesi için kullanmıştır. Bunun nedeni, İlluminati’nin hedeflerinin benzerlerine göre daha köktenci olmasıdır.
Gotha Dükü Ernst II., Weishaupt’un yazdiklarının onu bir prens olarak beyninden vurulmuşa döndürdüğünü ama bir insan olarak bütün kalbini kazandığını söylüyordu. Prens olarak düzeni korumak zorundaydı ama insan olarak örgütün söylediklerinin doğru olduğuna inanıyordu. Bu yüzden toplumsal konumuna rağmen uzun vadede prensliği tasfiye etmeyi planlayan örgütün içinde yer almayı tercih etmişti.
İlluminati, politik mücadeleyi öne çıkarması nedeniyle diğer Aydınlanma girişimlerinden ayrılıyordu. Condillac, Helvetius ve Holbach ile uyumlu radikal bir materyalizmi savunan Weishaupt’un devlet ve toplum hakkındaki düşünceleri yeni değildi ama gizli bir cemiyetin eliyle bunları pratiğe geçirmeye çalışması yeniydi. Öte yandan Weishaupt’un devrim hakkındaki fikirleri İlluminati ile Fransız Devrimi arasında olduğu iddia edilen ilişkileri imkansızlaştırmaktadır. Onların amacı, daha çok Aydınlanma mücadelesinin politikleştirilmesiyle sınırlıydı.
İlluminati’nin Örgütlenmeye Bakışı
İlluminati’nin üye sayısının en fazla 1400 civannda olduğu tahmin edilmektedir. Bir karşılaştırma yapmak açısından1656/7 ile 1787 yılları arasında Gulhaç Teşkilatı’nın 5856 üyesi olduğunu belirtmek gerekiyor. 1750-1800 yıllarında 433 Alman okuma topluluğunun 12 bin 600 üyesi vardı. 1737 ile 1789 yılları arasında Alman Mason localarının 27 bin üyesi vardı. Görüldüğü gibi, İlluminati aslında tabanı mali gücü sınırlı burjuva ve soylulardan oluşan ufak bir orgüttü. Etkisinin sımsıkı ve politik bir örgüt olmasıydı.
İlluminati üyesi din adamları Mason localarındaki meslektaşlarından daha alt diizeydeydi. Bu dönemde toplumdaki sınıflaşma ruhban kesimine de yansıyordu. Ruhban kesiminin alt kademeleri çoğunlukla köy kökenli ve halka yakın kişilerdi. Yukanya doğru çıktıkça hem bu durum hem de yaşam biçimleri değişiyordu. Kiliseye ait yüksek makamlar soylulann arpalığı haline gelmişti. Bu tür yerlerde görev almak için, 17. yüzyıla kadar büyükanneve büyükbabaların soyluluklarının tescili gerekirken zamanla 17 atanın, yani büyükanne ve büyükbabaların anne ve babaların, daha sonra 32 atanın da soyluluğunun tescil edilmesi istenecekti.
Weishaupt, örgütünü Aydınlanma’nın ileri cephesi olarak görüyor ve burjuvaların arasinda örgütlenmeye önem veriyordu. İlluminati’nin üyelerinin yarıya yakını Masondu. Bu yüzdenilluminati’yi Masonluk içinde güç toplayan ama ondan kesin sınırlarla aynlmış, hatta rakibi sayılabilecek bir kuruluş saymak gerekir.
Weishaupt’a göre örgüt, Aydınlanma ideallerini gerçekleştirmek, yeryüzündeki despotlukları ortadan kaldırmak, eşitlik ve özgürlüğü sağlamak ve insanlık tarihini doğayla uyumlu olarak insanın mükemmelleşmesinin tarihi haline getirmek için en onemli araçtı. Zaten onu diğer Aydınlanmacılardan farklı kılan da sürekli olarak örgütü öne çıkarmasıydı. Onun tarih felsefesi, örgütün varlığını meşrulaştırmaya yönelikti. Weishaupt, herkesi köleleştiren hükümdarlıkları yıkmak ve insanları özgürleştirmekle görevli gizli örgütlerin gelmekte olan akıl çağının doğumuna yardım ettiğini söylüyordu.
Illuminati için katı bir disiplin ve üstlere kayıtsız şartsız itaat şarttı. Sadece en üstteki üyelerden oluşan “Aeropag” ve Weishaupt, örgütün ne yapmak istediğini, gücünü, hatta üyelerin kişisel ozelliklerini tam olarak biliyordu. Örgüt hiyerarşisinde yiikseliş tamamen Weishaupt’un kontrolü altındaydı.
Örgütte gizlilik kurallarına titizlikle uyuluyordu. Bir törenin ardından İlluminati’ye üye olan hemen bir kod adı alıyordu. Yeni üye, yaşamın o ana kadarki bölümünü ekonomik, siyasal ve toplumsal bütün ilişkilerini yazılı olarak örgüte bildiriyordu. Aynca her üye, belli dönemlerde üst kademedeki üyeye durumuyla ilgili olarak rapor veriyor, ondan talimatlar alıyordu. Kullandığı yöntem her ne kadar Katolik Kilisesindeki giinah çıkarmayı andırsa da İlluminati özeleştiriyi ilk olarak kurumsallaştıran örgütlerden birisiydi.
Orgüt içi yazışmalarda kullanılan şifrelerin ve üyelerin coğunun kod adları giinümüzde bilinmektedir. Örneğin Weishaupt’un kod adı Spartakus idi. Orgütiçi yazışmalarda Münih, Atina, Regensburg, Korinth, Ingolstadt, Efes, Viyana, Roma, Freising Theben, Landsberg Megara, Straubing Memphis ve Burghausen Menea olarak geçiyordu. Ayrıca örgüt, yazışmalannda farklı bir takvim sistemi kullanmaktaydı. Sasani Kralı III. Yezdigerd’in 630 yılında tahta çıkışını başlangıç olarak alan takvimin yılı 365 günden oluşuyordu. Sasani dönemine ait ay isimleri kullanılan takvim 21 Martta başlıyordu. Buna göre örneğin 1148 yılı, 21 Mart 1778 ile 20 Mart 1779 arasındaki dönemi temsil ediyordu.
Bu dönemde örgütlenme şeması da son derece basitti. Her üye, öncelikle “Noviziat”, “Minerva” ve “Kleiner Illuminat” isimli üç aşamalı bir yetiştirme döneminden geçtikten sonra İlluminati’nin yöneticilerinin arasına katılıyordu. Bu dönemde üyelerin eğitimi ve dönüştürülmesi örgüt için çok önemliydi. Örgüt, çeşitli sırlara sahip olduğu iddia edilen ve kendi içinde ikiye ayrılan bir kesimce yönetiliyordu. Küçük sırlara sahip olanlar “Peder” ve “Hükümdar Naibi” diye adlandırılıyordu. büyük sırlara sahip olduğu iddia edilen ve pratikte örgütü yönetenlerin rütbeleri ise “Büyücüler” ve “Krallar” diye ikiye ayrılmıştı. Bu tuhaf adlandırmalar İlluminati’nin Aydınlanmacı görüşlerinden ve amaçlarından vaz geçtiği anlamına gelmiyordu. Tamamen yeni üyeler bulmaya yönelik bu girişim aslında son derece yaratıcı ve başarılıydı.
Kusursuz gibi görünen bu yöntemin zaafı mükemmelliyetçiliğiydi. Örgüt çok yavaş genişliyor ve iddialarına uygun bir faaliyet gösteremiyordu. Öte yandan, üye sayısı sınırlı örgütte üst dereceler aslında boştu. Weishaupt’un mükemmelliyetçiliği yüzünden örgütün üst kademelerinde yalnızca o ve birkaç arkadaşı yer alıyordu.
Knigge ile başlayan hızlı gelişme Weishaupt’u hazırlıksız yakalamıştı. Yavaş gelişen bir öğrenci örgütlenmesi için yeterli sayılabilecek olan hazırlıklar yeni dönemin ihtiyaçlarını karşılayamamıştı. Örneğin yıllar boyunca localarda çalışan Masonları örgütün en alt noktasından başlatmak pratikte sorun yaratıyordu. Orgüte giren üyeler bir süre sonra üstlerini tanımak ve yukarı derecelere ait bilgilere sahip olmak istiyordu. Bu durum Weishaupt’u telaşlandırdı, çünkü ortada üyelere sunulabilecek ne bilgi ne hiyerarşi ne de örgüt vardı. Bir süre sonra gizlilik ortüsü de bu eksikliği saklayamaz hale geldi. Aslında Knigge’nin kendisi de localardaki geçmişinden dolayı, örgüte üst derecelerden girmeyi diişünmüş ama bu derecelerin var olmadığını öğrenince çok şaşırmıştı. Mason localarında örgütlenmek ve oradan gelen üyelerin geçişlerini kolaylaştırmak için, örgütün derecelendirme sisteminde revizyona gitmek gerekiyordu. Weishaupt’un ricası üzerine bu işi üstlenen Knigge, sorunu Masonluktaki sembolleri ve dereceleri benimseyerek aşmayı denedi. Böylelikle Mason localanndan Illuminati’ye geçişler hem kolaylaşacak hem de hızlanacaktı. Bu yiizden Masonluktan İlluminati’ye geçenler için yeni örgütsel aşamalar icat edildi. Ama bu durum, bir süre sonra başka sorunlara yol açtı. Yeni gelen ve örgüt içinde hızla yükselen üyelerle başta Weishaupt olmak üzere eski üyelerin arasında gerilim ortaya çıkmıştı. Knigge’nin ileri derecelerdeki Masonları ve diğer Strikten Observanz üyelerini alarak örgütsel hiyerarşide ilerletmesi ve bu durumun Wilhelmsbad’tan sonra ivme kazanması Weishaupt’un hoşuna gitmiyordu.
İlluminati İçinde Fikir Ayrılıkları
Yavaş yavaş uç vermeye başlayan tartışmalara derinlemesine bakıldığında Weishaupt ile Knigge’nin arasındaki asıl ayrımın politik alanda olduğu görülecektir. Weishaupt, insanları olduğu gibi kabul etmeyi değil, onları degiştirmeyi hedefliyordu. 1778 yılında Zwackh’a yazdığı bir mektupta çalışkan, az bilen ama öğrenmeye istekli insanların örgütlenmesinin daha kolay olduğunu, bir şeyler bilen insanlara gururlan yüzünden yeni şeyler öğretmenin zor olduğunu ifade ediyordu. Knigge ise öncelikle toplum içinde etkisi ve gücü olan insanların örgütlenmesi gerektiğini düşünüyordu. Knigge, Weishaupt’un örgütlenme hakkındaki fikirlerinin kurulması hedeflenen toplumun ilkeleriyle bağdaşmadığını düşünüyordu. Örgüt kurucularının sürekli denetim altında olmasının gizli bir örgütte çok onemli olduğunu düşünen Knigge, yonetimi Cumhuriyetçi bir devlet yönetimine benzetmeye çalıştı. Merkeziyetçi bir orgütte despotik bir gücün, kontrol edilmediği takdirde kolaylıkla suistimallere yönelebileceği kanısındaydı.
Weishaupt ile Knigge’nin Mason localanna bakışları da farklıydı. Knigge, İlluminati aracılığıyla Strikten Observanz içinde bir temizlik harekatı gerçekleştirmeyi ve Masonlukta reformu hedeflemişti. Weishaupt ise içinde faaliyet yürüttükleri Mason localarının yan örgütlenmeler olmasını ve İlluminati’nin amaçlarına uygun olmayan Masonlann bu localarda kalmasını istiyordu.
Otoriter yönetim tarzına itiraz eden Knigge, Zwackh’a yazdığı mektuplarda, Weishaupt’un Cizvit kökeninin etkisinden kurtulamadığını ileri sürüyordu. “Cizvitlik” suçlaması son derece önemliydi. Birincisi Cizvitlik Aydınlanmacı çevrelerde hakaret olarak kabul ediliyordu ve Knigge’nin bu kelimeyi kullanması orgü tiçi tartışmanın boyutlarını gösteriyordu. İkinci olarak söz konusu suçlama, aradaki tartışmanın içeriği hakkında da önemli ipuçları taşıyordu.
Aynı dönemde İlluminati ve Weishaupt, yaygın bir biçimde Cizvitler gibi davranmakla suçlanıyordu. Örneğin 1796 yılında, Karşıdevrimci Euddmonia’da yayımlanan bir makalede, Cizvitlerin yaptıkları ve etkileri hatırlatılarak aynı türden bir kuruluşun farklı bir isimle ama aynı yöntemlerle bu kez de İlluminati adıyla faaliyet gösterdiği söyleniyordu.
Günümüzde de bazı araştırmacılar, İlluminati’nin örgütlenmesinde Cizvitliğe çok benzeyen motiflerin var olduğunu söylemektedir. Örneğin Johannes Rogalla von Bieberstein, Weishaupt’un düşlediği militan mücadelenin askeri bir hiyerarşiye göre örgütlenen Cizvitlerden etkilendiğini söyler. Martin Flüssel ise Cizvitlerle illuminati’nin arasındaki benzerliklerin yalnızca örgütlenmeyle sınırlı olmadığını öne sürer. Flüssel’e göre bu benzerliklerin arasında eğitim ve kader anlayışı gibi konular da vardır. Flüssel, önemli noktalara dikkati çekse de Cizvitlerin esas olarak Reformasyon’a olan tepkiyi ifade ettiğini gözden kaçırmaktadır. 16. yüzyıl boyunca Protestanlarla miicadele eden Cizvitlerin kader anlayışı esas olarak Calvinciliğe bir tepki olarak biçimlenmişti. Calvincilik kilisenin endüljans satmasını ve para karşılığı günahları affetmesini bir yozIaşma sayıyordu. Onlara göre insanın cennete mi yoksa cehenneme mi gideceğini belirleyen alın yazısıydı. Kilisenin yaptıklarının ya da yapacaklarının hiçbir önemi yoktu. Cizvitlerin kurucusu Loyola, bir kişinin kaderi yazmadığı sürece ilahi kurtuluşa ulaşamayacağı her ne kadar doğru olsa da bu konuda çok dikkatli olmayı ve kader konusunu konuşmamayı öneriyordu. Ona göre her şeyi kadere havale eden “zehirli öğretiler”, insanların dini özgür iradeleriyle mücadele etmelerini engellemekteydi. Kaldı ki Cizvitlerin itaatkarlık ve disiplinleri Calvincilerin örgütlenmelerini de andırıyordu.
Knigge’nin örgütün üst kademelerine yönelik olarak yazdığı bir genelgede 1783 yılında, Heidelberg’te bir kongre düzenlenmesini onermesi, çekişmenin büyümesine neden oldu. Knigge, örgütün yönetiminin seçilen bir kurula devredilmesi gerektiğini savunuyordu. Böylelikle örgütün kurucusu ve o zamana kadar tartışılmaz bir biçimde en üst yöneticisi olan Weishaupt’un durumu değişecekti. Knigge’nin bir diğer önerisi de örgütlenme biçimiyle ilgiliydi. Eski yapı ve hiyerarşi modeli Strikten Observanz’in çözülmesiyle birlikte İlluminati’ye katılan yeni üyelerin istihdamına yetmemeye başlıyordu. Yapı düzeltilmeli ve her şey kurallara bağlı hale getirilmeliydi.
Knigge’nin bu üyelerin üzerindeki etkisi göz önünde tutulduğunda, her iki önerinin de sadece demokratik kaygılarla ilgili olmadığı ve Weishaupt’un tasfiyesi anlamına geldiği açıktı. Weishaupt, kendisine ve yönetimine yönelen tehdidin farkındaydı. Knigge, kendisine gösterilen güveni kötüye kullanmış ve yönetimden pay ister hale gelmişti.
Bu dönemde Johann Joachim Christoph Bode’nin ismi öne çıkmaya başlamıştı. Helmstedt’te müzikle ilgilenirken Fransızca ve İngilizce öğrenen Bode, karısının olümünden sonra gittiği Hamburg’ta önce lisan ve müzik öğretmeni olarak çalışmış, sonra da tercümanlık ve gazetecilikle uğraşmıştı. Daha sonra kitapçılığa başlayan Bode’nin çevresinde Aydınlanma’nın ünlü şairlerinden Gotthold Ephraim Lessing ve tanınmış Masonlardan Friedrich Ludwig Schroder gibi simalar vardı.
Bode, Şubat 1761'de Hamburg’ta Mason olmuştu. Aynı yıl locasının yöneticiliğine getirildi. Bode’nin locası 1765 yılında Strikten Observanz’ın kurallarını kabul etti. Böylelikle Strikten Observanz igin diğer localardan katılım paylarını toplayan ve finans işlerine bakan Bode, görevi gereği bütün localarda tanındı ve Strikten Observanz’i yöneten gruba dahil oldu.
Bode, İlluminati’ye girdikten sonra Masonluktan kalan ilişkilerini kullanarak kısa zamanda Weimar, Gotha, Jena, Rudolstadt, Erfurt, Meiningen, Dresden, Leipzig, Berlin, Hamburg, Bremen, Lübeck gibi yerlerde örgütlenmeyi tamamladı. Weimar’da örgüte ünlü şair Johann Wolfgang von Goethe, hamisi Dük Karl August ve Johann Gottfried Herder katıldı. İlluminati’nin faaliyetlerinde önemli bir yeri olan Gotha §ehrinin yöneticisi Dük Ernst de örgüte üyeydi. Erfurt ve bir üniversite şehri olan Jena’da da İlluminati’nin örgütlenme çalışmaları başarılı sonuçlar vermişti. Bu esnada örgütün yönetimini elinden kaçırmamak için saldırıya geçen Weishaupt’un karşısında bunalan Knigge, bir uzlaşma zemini aramaya başladı. 1784’ün Şubat ayında Weimar’a gelip Bode, Dük Ernst II. ve Weimar’daki diğer üyelerle görüştü. Bode, daha sonra Weimar’daki bu görüşmeler hakkında yazdığı raporda Knigge’in lehine ifadeler kullanacaktı. Aslında Bode’nin İlluminati’nin örgütlenmesi konusundaki gorüşleri eskiden beri Knigge’ninkilere benziyordu. Bode “bazı insanlara” değil, örgütün kanunlarına boyun eğilmesi gerektiğini düşünüyordu. Raporda Weishaupt eleştirilmekte, Knigge’nin iddialarının önemi ve gerekliliği üzerinde durulmaktadır. Buna göre eğer Knigge’nin önerdiği Heidelberg toplantısı Weishaupt’un da katılımıyla gerçekleşseydi işler bu kadar kötüye gitmeyecekti. Ama bütün bunlara rağmen Bode, gelinen noktada Knigge’nin örgütten aynlmasının daha iyi olacağını düşünmekteydi.
Sonunda Knigge üyelikten aynldı. Tartışmada Bode’nin hakemliğini kabul eden Weishaupt’un mutlak önderliği de zedelenmişti. Örgütün yönetimini Stolberg-Rossla Kontu Johann Martin teslim aldı. Dük Ernst II., Weishaupt ile bir uzlaşma yolu ararken Bode, Weishaupt’tan giderek daha fazla uzaklaşıyordu. Bu esnada basında başlayan saldırı kampanyası ve ardından gelen soruşturma, Weishaupt için zor günlerin haberini veriyordu. Bode tek çıkar yolun daha fazla gizlilik ve Knigge ile Weishaupt’u hem her türlü etkinlikten hem de örgütten uzak tutmak olduğunu düşündü. Weishaupt’un yönetimi pratikte son bulmuştu.
İlluminati Hakkında Soruşturma Açılması
İlluminati toplumsal bir tabana sahip olmadığı için, çevresindeki siyasal dalgalanmalardan kolay etkileniyordu. Bu yüzden örgütün çözülme sürecini anlamak için, dönemin Bavyerası’ndaki politik sahneyi bilmekte yarar var.
Avusturya’daki Kutsal Roma Germen İmparatoru Joseph II (1741-1790) Aydınlanmış Despotların arasında en ilericisi olarak kabul ediliyordu. “karşı devrimci” diye anılan Joseph H.’nin serfliğin kaldırılması, gümrük tarifelerinin indirilmesi, idari mekanizmanın düzeltilmesi türünden yenilikleri Fransız Devrimi’nden önce Avrupa’da görülen en geniş çaplı reformlar olmuştu. Joseph II., Avrupa’nın en gelişmiş ceza ve medeni kanununu hazırlattı. Kanun karşısında herkesin eşit olduğu ilkesi ilk kez onun sayesinde uygulandı. Joseph II., Kilisenin gücünün devletçe yasaklanması gerektiğine inanıyordu. 1781 yılında Hoşgörü Fermanı’nı yayımlayarak farklı dinsel inançları da yasa önünde Katoliklerle eşit kıldı. Wilhelmsbad Konvanı’nın toplandığı 1782 yılında bu yasadan Yahudiler de yararlanmaya başlayacaktı. Joseph II., piskoposların papayla görüşmesini kısıtladı, 700'den fazla manastırı kapattı ve 36 bin keşişin bağlı olduğu tarikattan ayrılmasını sağladı. Vatikan’ın örgütlenmesine ciddi darbeler vuran bu durum karşısında Papa VI. Pius, 1782 yılında bizzat Viyana’ya giderek durumu düzeltmeye çalışacaktı.
Joseph II., Avusturya’nin Almanya içindeki konumunu güçlendirmek, bunun için de Avusturya Flemenki’ni Bavyera ile değiştirmek istiyordu. Bunun için Pfalz Elektorü Karl Theodor ile Aşağı Bavyera ve Mindelheim’in Avusturya’ya bırakılmasını öngören bir anlaşma imzalamayı planlamıştı. Pfalz Elektörü Karl Theodor, Bavyera Elektorü Maximilian III. Joseph’in cocuk sahibi olmadan ölmesiyle Wittelsbach Hanedanı’nın Bavyera kolunun sona ermesi üzerine tahta geçmişti.
Karl Theodor, üzerinde hüküm sürdüğü topraklarda bir yabancı olmaktan kurtulamadığı ve yasal varisi olmayan evlilik dışı çocuklarına Joseph II.’nin prens ünvanı vermesini istediği icin bu planı el altından destekliyordu. Karl Theodor’un niyeti Avusturya Flemenki’ni alarak Burgonya Kralı olabilmekti. Bu gelişme üzerine Prusya Kralı Friedrich II., Avusturya’ya savaş ilan etti ve Bohemya’ya girdi. 1785 yılında ise Joseph H’ye karşı Fürstenbund’u kurdu. Joseph H’nin Bavyera ile Avusturya Flemenki’ni değiştirme projesine karşı çıkan Bavyeralılar ise “Bavyeralı Yurtseverler” adı altında faaliyet yürütüyordu. Ruhban kesim de Bavyera piskoposlarını Alman metropolitlerin yerine doğrudan papaya bağlamak istiyordu.
İlluminati bu kuvvetlerin birbirleriyle miicadele ettiği bir dönemde yasaklandı. Yasaklanma sürecinin Joseph Marius Babo’nun 1784 sonbahanında kaleme aldığı “Ueber Freymaurer Erste Warnung” (Masonluk Üzerine İlk Uyarı) başlıklı yazıyla başladığını kabul etmek gerekiyor. Yazdığı şovalye romanlan ve komik hikayelerle tanınan Babo’nun yazısının başlattığı tartışma giderek tırmanacaktı. Babo, yazısında, şehirdeki bütün İlluminati üyelerinin de üyesi olduğu St. Theodor Zum Guten Rath Locası’na saldırıyordu.
Satır aralarında İlluminati’nin Habsburglarla ilişkili olduğuna dair imalara yer veren Babo, ikinci bir yazıda örgüt üyelerinin isimlerini açıklayacağını da ima etti. Weishaupt, Habsburglarla ilişki iddiasını sert bir biçimde reddetmişti. Buna rağmen İlluminati’nin Joseph II.’nin planını desteklemiş olması muhtemeldir.
Bavyera’da bazı üyelerin örgütten bu nedenle ayrıldığı biliniyor. Bu durum İlluminati’nin söz konusu projeyi savunduğu tezini güçlendirmektedir. Nitekim örgütün eski üyelerinden Joseph von Utzschneider’in iddiaları bu konuda aydınlatıcıdır. Utzschneider, İlluminati üyelerinin değişim planına yardım için kendisinden bazi yazışmalar hakkında bilgi edinmesini istemeleri üzerine Ocak 1784 tarihinde örgütten ayrılmış ve konuyla ilgili girişimleri Karl Theodor’un kuzeni Maria Anna von Pfalz-Sulzbach’a bildirmişti. Ünlü araştırmacı Richard van Dulmen, Babo’nun yazısının Bavyeralı yurtseverlerin bir ürünü olduğunu düşünmektedir. Bu durumda İlluminati’nin söz konusu plan içinde bir rolü olduğu tezini güçlendirmektedir.
Bavyera’da izin alınmadan kurulmuş olan bütün dernek ve cemiyetler 22 Haziran 1784 tarihinde yasaklandı. 1785 yılında çıkan ikinci yasaklama kararında Mason locaları ile İlluminati’nin isimleri doğrudan belirtiliyordu. Yöneltilen suçlama vatan hainliği ve din düşmanlığıydı. Bu yasakla birlikte İlluminati’ye yönelik baskın ve aramalar başladı. Örgütün ele geçirilen bütün evrakları yayımlandı. Aslında İlluminati’nin hedefleri ve üye sayısı göz öniinde tutulduğunda, çıkartılan gürültü bir hayli abartılıydı. İşin bu boyuta gelmesinin nedeni farklıydı. İlluminati kendisini birdenbire çekişme halindeki kuvvetlerin arasında bulmuştu. Prusya Elçiliği, konuyla ilgili bir raporunda, Karl Theodor’un bu tahkikatı toprak değişiminde politik avantaja çevirmek istediği tespitini ifade ediyordu. Papa Pius Vl.’nın da meseleyle ilgilenmesi ve Freising Piskoposluğu’ndan gözlerini açmalarını istemesi bu nedenleydi. İlluminati’yle ilgili bilgilerin toplanarak bir an önce Roma’ya gönderilmesini isteyen Papa Pius VI., 1785 yılındaki iki mektubunda İlluminati üyeliği ile Katolik inancının bağdaşmadığını ifade edecekti.
Gelişmeler üzerine Weishaupt, Regensburg’a kaçtı, burada bütün gücüyle orgütünü korumaya çalıştı. Bunun icin en iyi yolun açığa çıkmak olduğuna karar vererek yazılar yazmaya başladı.İlluminati üyeleri, Regensburg’ta bir okuma topluluğunun içinde faaliyet göstererek saldırı dalgasının geri çekilmesini bekledi.
Weishaupt, Avusturya için çalıştıklarını, vatan haini ve ateist olduklarını söyleyen Babo’nun yazısını ayak takımını kışkırtmak için Kilisenin yazdırdığını ileri sürüyordu. Weishaupt’a göre Prusya ile birlikte hareket eden Zweibrücke Sarayı da işin içindeydi. 1785 Şubatında Weishaupt, iizerinde örgüt üyelerinin isimlerinin yer aldığı bir kağıdın Münih’te elden ele dolaştığını haber aldı. Sonradan ortaya çıkarılan bu liste bazi eksikler içeriyorsa da Karl Theodor’un soruşturmayı derinleştirmesi için yeterliydi. Listede Münih Sarayı’nda ve devlet yönetim kademelerinde görevli birçok kişinin isimleri yer alıyordu. İlluminati’nin yasaklanmasıyla ilgili kararnamede şöyle deniyordu: “Bu kişiler toplantılarında dine, devlete ve hükümete karşı en korkunç entrikaları planlamayı alışkanlık haline getirmiştir. Konuşmaları ve gizlice basıp dağıttıkları onur kırıcı yazılarıyla iğrenç sistemlerini yaymak için ellerinden geleni yapmaktadırlar.
Bu kişiler kutsal dinimize, kilisemizin ayinlerine ve bunlarla ilgili her şeye
kara çalmakta, dinimizi bütünüyle ortadan kaldırmak istemekte, kabul ettikleri ilkelere bağlı kalarak bu ve benzeri kötü amaçlarına ulaşmak için her türlü aracı kullanmaktadır.”
Karl Theodor, Mayıs 1787 ‘de Regensburg, Freising, Eichstatt ve Passau Piskoposluklanndan illuminati’ye yönelik tutuklamalar için gerekli tedbirleri almalarını istedi.
Bavyera’da kurulan mahkemelere ulaştırılan ihbarların yanı sıra sorgulara rağmen büyük bir takip olmadı. En büyük cezayı görevlerini kaybeden ve bazıları sürülen devlet memurları almış oldu. Karl Theodor, birçok İlluminati üyesinin pişmanlık ve sadakatlerini ilan etmesini yeterli bulmuştu. İlluminati hakkındaki yasakların katı bir biçimde uygulanmaması, Karl Theodor’un da değişim meselesine olumlu yaklaşımı hatırlandığında, son derece anlamlıdır.
Miinih’te İlluminati’ye savaş açanların arasında, kendisi de eski bir İlluminati iiyesi olan Carl von Eckartshausen’in çevresinde toplanan karşıdevrimci bir grup da vardı. Eckerthausen , 1791 yılında yazdığı kitapta prensleri ve Kiliseyi Aydınlanma tehlikesine karşı uyarmaya çalışmıştı.
15 Kasım 1790 tarihinde Karl Theodor, İlluminati’nin toplantılara devam ettiğine dikkati çekerek yeni bir talimat yayımladı ve devlet görevlilerinden, öğretmenierden ve ruhban sınıfından hala komplolarla uğraştığı ileri sürülen İlluminati’ye karşı dikkatli olunmasını istedi. Bütün görevliler İlluminati’yle ilgilerinin olmadığına dair yemin edecekti. Rejimin dikkati bu dönemde kiliseye yoğunlaştı. Kutsal Konsey üyelerinin arasında İlluminati’ye karşı yeterli kararlılık göstermediğinden şüphelenilenler süresiz olarak görevlerinden uzaklaştırıldı.
İlluminati’nin Çöküşü
Fransız Devrimi sonrasında Miinih’te ve özelikle de Güney Almanya’da İlluminati’ye karşı duyulan korku ileri bir boyuta varmıştı. Masonlar ve İlluminati’yi Aydınlanma ve devrim karşıtı basın, devrimci düşüncelerin asıl hazırlayıcısı olmakla suçladı.
Devrim korkusu hızla yayılıyordu. 1785 yılında Joseph II. de toplumdan ilerici ve Aydınlanmacı bir despotun karşılayabileceğinden daha ileri talepler gelmeye başlaması üzerine, Mason localarını yasaklama yoluna gitti. Aynı dönemde Trier (1783), Düsseldorf (1794), Stefa (1795), Siebenburgen (1798), Koln (1792) ve Erfurt’taki (1795) okuma gruplan da yasaklandı. Mesele sadece İlluminati ile sınırlı değildi; gericiliğin genel bir saldırısı söz konusuydu.
İlluminati’nin gelen baskılara karşı koyması mümkün değildi. Kitle bağlarının olmaması yüzünden İlluminati’nin disiplin iddiaları aslında boş kalmıştı. Söz konusu disiplin sadece sınırlı bir çekirdek için geçerliydi. Böyle sınırlı bir orgütlenmenin, etrafındaki büyük güçlerin kapışmasından etkilenmemesi ya da kendisine yönelik saldırıları geri püskürtebilmesi mümkün değildi. Öyle de oldu. Kendisini bir anda büyük bir komplonun içinde bulan örgütün en üst düzey yöneticileri bile geri adımlar atmak zorunda kaldı. Örgütte çözülmeler başlamıştı. 1785 yılında Stolberg-Rossla Kontu Johann Martin, örgütün faaliyetlerini askıya aldı. Weishaupt bu dönemde saklandığı Regensburg’ta İlluminati ve felsefeyle ilgili ceşitli yazılar kaleme alıyordu. 1786 yılında kendisini giivende hissetmediği için, Viyana’ya gitti. Ama burada umduğu gibi bir iş bulamadı. Hakkında birçok suçlamanın yöneltildiği Regensburg’a geri döndiü. Çabaları boşunaydı. Yakalanması için, Münih’ten sürekli olarak baskı yapılıyordu. Sonunda Weishaupt, 1787'de Gotha’ya kaçtı.
Bu kez Bode ve Dük Ernst II., örgütün yönetiminde söz sahibi olmuştu. Bir süre sonra Dük Ernst II. yönetimden çekildi. Tek başına kalan Bode’nin yaptığı revizyonlardan sonra İlluminati’nin Weishaupt’un amaçlarıyla hiçbir ilgisi kalmamıştı. Bu dönemde Bode, durumun kontrolden daha fazla çıkmasını engellemek için, Weishaupt’un örgütten uzakta kalmasını istiyordu. işin tuhaf tarafı, Weishaupt da bu duruma razı olmuş görünüyordu. Soruşturmaların hız kazandığı 1787 yılındaki bir yazısında geçmişteki düşüncelerinden vaz geçtiğini, artık hükümdarların ve ulusların dünya üzerinden yok olacağını düşünmediğini ifade ediyordu. Ama İlluminati’nin ayakta kalması için Bode’nin yürüttüğü faaliyetler yetersiz kaldı. Ele geçirilen yazışmalardan örgütün büyük bir kan kaybına uğradığı anlaşılıyor. Nitekim bir sure sonraBode’nin bütün çabalarına rağmen örgüt ortalıktan silindi.
Bu esnada Bavyera’da da değişiklikler oluyordu. Karl Theodor’un ölümünden sonra iktidara geçen Max IV. Joseph’in en güvenilir bakanı eski bir İlluminati üyesi olan Freiherrn von Montgelas idi. Montgela İlluminati’ye karşı uygulanan yasaklamaları kaldırmadı ama artık örgütle ilişkisi kalmamış becerikli eski üyelere görev vermekten de kaçınmadı. Bu dönemde Bavyera’da önemli idari reformlar yapılacaktı. Montgelas, Weishaupt’a karşı takınılan düşmanca tavrı sona erdirdi ama onun geri dönmesine de izin vermedi. Bu durumu anlayışla karşılamış görünen Weishaupt, kendisinin tekrar bir örgütlenmeye gideceği yolundaki her türlü rivayetten çok rahatsız oluyordu. 26 Mayıs 1799'da adli makamlara yazdığı mektupta artık İlluminati’yle hicbir ilgisinin kalmadığını, hatta bunu gerekirse mahkeme önünde de tasdik edebileceğini söyledi. Kurucusunun bu sözlerinin de gösterdiği gibi İlluminati artık tarihteki yerini almıştı.
Komplo Teorisyenleri ve İlluminati
İlluminati, Aydınlanmacı örgütlenmelerin arasındaki politik cemiyetlerin önde gelen örneklerinden biriydi. İktidarı hedeflemesi, onu karşıdevrimci komplo teorisyenleri açısından en tehlikeli örgüt haline getiriyordu. İlluminati hakkında geçmişte başlayan ve günümüzde de hala devam eden kampanyanın ana nedeni budur.
İlluminati’ye karşı tepki o kadar güçlüydü ki örgütün ortadan kalkması bile bu tepkiyi sonlandırmaya yetmeyecekti. Karşıdevrimci çevreler için İlluminati’yle en ufak bir ilişki bile büyük bir tehlikeydi. Bu yüzden yönetimin en etkili bakanı olmasına rağmen Montgelas’in yaptıkları bile uzun zaman tartışıldı. Gülhaçlar’ın önde gelenlerinden Kont Johann August von Torring, Montgelas’in geçmişine gönderme yaparak sarayda Weishaupt’un sözlerinin prenslerden daha fazla dinlendiğini ileri sürüyordu. Aynı dönemde Bavyera’daki gelişmeleri titizlikle izleyen Viyana’ya gönderilen gizli raporlarda Montgelas’in İlluminati iiyesi olduğu hatırlatılarak hala örgütün politikalanna bağlı olduğu iddia ediliyordu.
Komplo teorisyenleri, bütün kurgularını İlluminati’nin Fransız Devrimi’ni yönettiği iddiası üzerine kurmuşlar, bu yönetme iddiasını kanıtlamak içinse hayali ilişkiler ortaya atmışlardı. Bu kurgulardan birincisi, Kont Alexander Cagliostro isminde, Masonluk ve İlluminati’yle ilişkide olduğu iddia edilen bir kişinin 1789 yılında Engizisyon karşısında verdiği ifadelerden oluşuyordu. Asıl ismi Guiseppe Balsamo olan Cagliostro, gerçekte bir dolandırıcıydı. Aldığı eczacılık eğitimini simya alanındaki faaliyetleri için kullanan Cagliostro, kendisinin icat ettigi “Mısır Masonluğu” isminde gizemci oğelerle bezenmiş bir oğreti sayesinde insanları dolandirmayı meslek haline getirmiş, arada kendi kendisine birsoyluluk ünvanı vermeyi de ihmal etmemişti. Hayatı boyunca dolandırıcılık faaliyetlerinde birçok gizli örgütle bağ kurmaya çalışan Cagliostro, ortak gizemci inanışları nedeniyle dönemin ünlü simalarından Baron Peter von Leonhardi’yle yakın olmayan bir ilişki içindeydi. Leonhardi, Knigge’yi ve İlluminati’yi tanımaktaydı. Ama gizemci akımlarla ilgilenen Leonhardi, köktenci Aydınlanmacı yapısını öğrendiğinde İlluminati ve Knigge’yle bütün ilişkisini kesmişti.
Cagliostro, yakalandıktan sonra canını kurtarmak icin verdiği ifadede Tapınak Şovalyeleri’nce yönetilen İlluminati ve Masonların Fransa ve italya’da monarşileri devirrneye karar verdiğini söylemişti. Cagliostro’ya göre yöneticilerinden olduğu Masonlar ve İlluminati, bütün Avrupa’da, zincirleme devrimlerle Papalığı ve hanedanlıkları ortadan kaldırmayı hedefliyordu. Eğer engizisyon biraz daha zorlasaydı, Cagliostro büyük ihtimalle İlluminati’nin Isa Peygamber’in ölümünden de sorumlu olduğunu söyleyecekti. 1790 yılında Bode, Cagliostro’nun İlluminati’nin yöneticilerinden birisi olmadığını alaylı bir iislupla kaleme aldığı bir yazıyla açıkladı.
Goethe ve Schiller gibi isimlerce dolandırıcılığı tescillenen Cagliostro’nun yaptıkları kendi zamanındaki oyunlara bile konu olmuştu. Bir dolandırıcıdan başka bir şey olmayan Cagliostro’yu komplo teorisyenlerinin dışında kimse ciddiye almamıştı. Devrim karşıtı çevreler canını kurtarmak isteyen Cagliostro’nun sözde itiraflaruının uzerine hemen atlamışlardı. 1791 yılında Papalıkça yayımlanan sözde itiraflar iki yıl içinde Almanca, Fransızca ve Lehçe’ye çevrildi.
Ikinci kurgu, İlluminati’nin Weishaupt’tan sonraki yöneticilerinden Johann Joachim Christoph Bode’nin 1787 yılındaki Paris gezisi hakkındadır. Herman Ahlward, 1910 yılında yazdığı bir yazıda Bode’nin bu gezisinin Fransiz Devrimi’ni İlluminati’nin gerçekleştirdiğini kanıtladığını öne sürüyordu. İlluminati ve Bode hakkındaki son bulunan belgeler bu iddiayı da çürütmektedir. Bode gerçekten de Paris’e gitmiş, ve orada çeşitli locaların toplantılarına katılmıştır. Bugün hem bu
gezi hem de sonuçlan hakkinda Bode’nin düşündükleri ve kaleme aldıklarını Tarihçi Hermann Schüttler yayımlamıştır. Bunların içinde komplo teorisyenlerini destekleyecek hiçbir şey yoktur.
Üçüncü bir iddia da Devrim’den önce Fransa’da kurulan “Les İllumies” yani “Aydınlanmışlar” ismindeki bir locayla ilgiliydi. İsim benzerliği komplo teorisyenleri için aradaki ilişkinin kanıtı sayılıyordu. Oysa bu ufak ve etkisiz locarın Aydınlanma mücadelesi yerine gizemci akımlarla ilgilenmeyi tercih ettiği bugün artık bilinmektedir. Kaldı ki Aydınlanma Çağı’nda ışık ve aydınlıkla ilgili isimlerin kullanılması çok yaygındı. Aydınlanmacılar, kendilerinin aklın ışığını, Kiliseninse karanlığı ve Ortaçağ kalıntılarını temsil ettiğini düşünüyordu. Komplo teorisyenlerinin iddialarının tersine, İlluminati ile Masonluk arasındaki ilişkiler de son derece sorunluydu. illuminati Masonluğun türevi değildi, aksine onun eksiklikleri uzerine inşa edilmiş, politik açıdan ona rakip bir örgüttü. İlluminati’nin ve Weishaupt’un devrim ve şiddet hakkında savunduğu fikirler Fransız Devrimi’yle ilişki iddiasını da yalanlamaktadır. Kaldı ki İlluminati’nin örgütsel durumu aslında pek parlak değildi. Örgüt bir başka ülkede devrim yapmak bir yana, doğduğu topraklarda bile yaşamakta zorlanıyordu. Çıkan tartışmalar İlluminati’nin zaten kısıtlı olan gücünü iyice azaltmıştı. Bir kitle temeline sahip olmayan ve kitlelerle ilişki kurmayı küçümseyen örgüt, bir süre sonra feodal prenslerin arasındaki iktidar savaşında piyon haline gelmişti.
* Bu derlemenin hazırlanmasında Haluk HEPKON’un Komplo Teorileri Tarihi adlı eserinden yararlanılmıştır. (Kaynak Yayınları, 2. Basım, Kasım 2007, S. 71-99)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
