9 Haziran 2013 Pazar

Gizli Dünya Devleti ve Siyonizm

Gizli Dünya Devleti ve Siyonizm
Ahmet Varol
Bugün yeryüzünde çok sayıda bağımsız devletin varlığına inanılmaktadır. Fakat bu devletlerin yöneticilerinin kendi ülkelerini ve halklarını ilgilendiren basit konularda bile kendi bağımsız iradeleriyle karar vermekte zorlandıklarını görürsünüz. Bir önemli husus da şudur: Bilindiği üzere çağımızda demokrasi adeta bütün insanlığa mal edilmiş bir "siyasi din" haline getirilmiştir. Hatta demokrasi çağımız siyasetinin 'a priorisi' yani öncülüdür. Bu yüzden demokrasinin de, tıpkı aklın 'a priorileri' gibi muhakemeden ve tartışmadan uzak tutulması gerektiğine inanılır. Oysa birçok ülkede halkın büyük bir çoğunluğunun seçtiği ve istediği kişiler bir türlü yönetime gelemezler. Bunlardan bazıları işin içine girdiğinde kendilerine sunulan demokrasinin sadece bir seraptan ibaret olduğunu fark ederler. Bazıları Cezayir'de olduğu gibi yönetime talip olurken kendilerini zindanda bulurlar. Bazıları da yönetime gelseler bile iktidara gelemezler. Siyaset meydanlarında prim yapmak için savunduklarına karşı en başta onların kullanıldığına şahit olursunuz. Bütün bunları görünce bir "derin devlet" gerçeği karşınıza çıkar. Aslında bu "derin devlet" gerçeği sadece lokal veya ulusal değildir. "Derin devlet" gerçeğinin global yönünün, lokal yönüne baskın olduğunu unutmayalım. Bu yüzden günümüz dünyasını karıştıran gizli ellerin sahiplerini tanımak için araştırma yapanlar bir "Dünya Derin Devleti"yle veya "Gizli Dünya Devleti"yle karşılaşmışlardır.
Geçtiğimiz Mayıs ayında Amerika'da Bilderberg Grubu'nun yıllık toplantısı gerçekleştirildi. Bu toplantıyla birlikte söz konusu Gizli Dünya Devleti veya Dünya Derin Devleti konusu yeniden gündeme geldi. Ancak yapılan yorumlarda ağırlıklı olarak Bilderberg konusu öne çıktı. Oysa Bilderberg Grubu, yirminci yüzyıla damgasını vuran ve 21. yüzyılda da dünya üzerindeki sultasını daha da güçlendirme amacına yönelik yeni teoriler geliştiren karanlık ağın sadece bir organıdır.
Söz konusu karanlık ağla ilgili yorumlarda dikkat çeken bir şey de ağırlıklı olarak, emperyalizmin bu ağ üzerindeki etkisine ve rolüne dikkat çekilmesiyle yetinilmesidir. Bazı yorumcular, 20. yüzyılda hüküm süren emperyalizmin uluslararası siyonizmle ilgisine de dikkat çekiyorlar ama birçoklarınca bu gerçek göz ardı ediliyor.
Siyonizm, 1897 Basel konferansıyla teşkilatlanmaya başlayan bir ideolojik oluşumdur. Yahudiler bu konferanstan önce de devlet yönetimleriyle irtibat kurarak birtakım siyasi oyunlar çeviriyorlardı. Ancak siyonist ideolojiye göre teşkilatlanmanın başlamasıyla birlikte bu işi tek merkezden ve daha organize bir şekilde yürütmeye başlamışlardır. Böylece güçlerini ve etkilerini daha da artırmışlardır.
Biz bu araştırmamızda siyonizm ve bu ideolojinin organik yapısı üzerinde durmayacağız. Ağırlıklı olarak yukarıda sözünü ettiğimiz Dünya Derin Devleti yahut Gizli Dünya Devleti, bu gizli devletin dünyanın her tarafına elini uzatan teşkilatları ve bu teşkilatlarla siyonistlerin irtibatları hakkında bilgiler vermeye çalışacağız.
Karanlık Bir Şer Örgütü: İlluminati Şebekesi Yukarıda sözünü ettiğimiz Bilderberg Grubu, Illuminati şebekesinin bir organıdır. Ancak Illuminati şebekesi 18. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkarken, Bilderberg Grubu 1954'te ortaya çıkmıştır. Yani arada 177 yıllık bir zaman farkı var.
Temelinde "aydınlanma, ruşenilik, vahdet-i vücud felsefesi" gibi muhtelif felsefi akımların etkisi olduğu iddia edilen İlluminati hareketi, 1 Mayıs 1776'da Adam Weishaupt tarafından Almanya'nın Bavyera eyaletinde kurulmuştur. Daha doğrusu o tarihte bir Illuminati örgütlenmesi ortaya çıkmıştır. Weishaupt, Ingolstadt Üniversitesi'nde hukuk profesörü iken masonik eğilimlere merak sarmış ve bir gizli örgüt kurmuştur. 1779'a gelindiğinde Illuminati örgütünün 54 üyesi bulunuyordu ve Bavyera eyaletinin dört şehrinde teşkilatlanmıştı. Örgüt üyeleri ağırlıklı olarak masonik kimlikleri öne çıkarıyorlardı.
Almanya' daki din adamlarının hemen tamamı Illuminati şebekesine düşmandı. Bunun sebebi elbette onun, hıristiyanların değerleriyle alay eden, bu değerlere iğrenç bir şekilde saldıran Tapınak Şövalyeleri'nin devamı olduğunun tahmin edilmesiydi. Ayrıca Illuminati üyeleri zaman zaman yönetimi de hedef alan yayınlar yapıyorlardı. Bu yüzden 1784'te teşkilatlarına bir polis baskını gerçekleştirildi ve birçok üyeleri göz altına alındı. 22 Haziran 1784 tarihinde de Bavyera Elektörü bir ferman yayınlayarak Illuminati örgütünü tamamen kapattı. Örgütün üyelerinin çoğu tutuklandı. Başta lider Weishaupt olmak üzere birçok üyesi de ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Aynı ferman 1785 Ağustos'unda tekrarlandı ve böylece Bavyera'da sadece İlluminati değil, masonluk da silinmiş oldu.
Bavyera'da Illuminati ve masonluğun yasaklanmasının Avrupa ve Amerika'da ciddi bir etkisi oldu. Bayağı korku ve telaşa kapılan diğer ülkelerdeki masonlar kendilerine de yasak getirilmemesi için büyük bir gürültü kopardılar. Öyle ki ABD başkanı George Washington, tereddütlere kapılan Amerikalı masonlara güvence verme ihtiyacı duydu.
Bavyera'da yasaklanan Illuminati ve mason teşkilatları çok geçmeden yer altı örgütleriyle faaliyetlerini sürdürdü. Fakat bu kez Almanya dışına da uzanarak tüm Avrupa'da teşkilatlanmak için faaliyetlerini hızlandırmaya başladı. Örgütlenme çalışmalarını hızlandırmasında Johann Bode adlı bir masonun önemli katkıları oldu. Bazı kaynaklara göre Goethe, Mozart, Schiller ve Herder gibi birçok ünlü bu örgütün saflarına katılmışlardır.
Yeraltı teşkilatlarının yapılandırılmasında farklı isimler kullanıldı. Örneğin Fransız Devrim Kulübü ve Jacobin Kulübü Illuminati hareketinin devamını sağlamak için kurulmuş oluşumlardır. Bunlar asıl önemli faaliyetleri yer altından yürütüyor, ama masonluğun çok fazla murakabe altında olmadığı yerlerde salon toplantıları da düzenliyordu. Fakat bu toplantıları yine de halka açık değil, sadece üyelerin katılabildiği türden toplantılardı. Örneğin Jacobin Kulübü için tutulan salona 1300 üye katılıyordu. Tamamen üyelere mahsus ve gizli olarak düzenlenen bu toplantılara Fransa'nın en iyi eğitim görmüş ve en etkin kişileri katılırdı. Jacobin'lerin ideali, tüm kurumları ve krallığı ortadan kaldırarak adına "Yeni Dünya Düzeni" ya da "Evrensel Cumhuriyet" dedikleri bir düzen kurmaktı.
Illuminati, kelime olarak aydınlıkçılar veya aydınlananlar anlamına geliyor. Kök olarak İtalyanca'dır. Fransızca'da ışık anlamına gelen 'la lumière' kelimesi de aynı kökten gelir. Birçok araştırmacının ortak tespitine göre fikri altyapısı ve temeli Tapınak Şövalyeleri' ne dayanıyor. Kuruluşundaki amacı Avrupa masonluğunu bir çatı altında birleştirmekti.
Illuminati'nin Temelini Oluşturan Tapınak Şövalyeleri Illuminati şebekesinin fikri altyapısını oluşturan Tapınak Şövalyeleri orijinal adıyla "Tampliye Tarikatı" Haçlı seferleri sonrasında Kudüs'te kuruldu. Bu adı almalarının sebebi ise iddia edildiğine göre Kudüs kralının Süleyman mabedinin bulunduğunu ileri sürdükleri bölgeyi koruma görevini kendilerine vermesiymiş. Masonluğun da temel fikriyatını geliştiren Tapınak Şövalyeleri muhtelif adlarla varlığını sürdürmüştür. Bugün bu hareketin en çok tanınan kolu ise Sion Birliği'dir.
Sadece masonluğun değil siyonizm ideolojisinin fikriyatının geliştirilmesinde de rolleri olduğu bilinen Tapınak Şövalyeleri kısa zamanda büyük servetler elde etmişlerdir. Batı'nın yalnızca en büyük askeri gücü olmakla kalmayıp aynı zamanda en önemli tüccarları arasında ilk sıralarda yer aldılar. Tapınak Şövalyeleri hareketi bugünkü masonlar gibi gizliliğe büyük önem verirlerdi. İlginçtir ki Batı'ya ait olduğu sanılan bu örgütün mensupları Hz. İsa'yı yalancı peygamber olarak tanımlıyorlardı. Haça tükürmeyi, haçın üzerine basmayı ve hıristiyanların dini değerlerine hakaret etmeyi adeta kutsal fiiller addediyorlardı. Bunun sebebi ise asıl fikir babalarının ve organizatörlerinin yahudi kökenli olmasıydı.
Bir ara siyasi otoritelerinin zayıflaması sebebiyle hıristiyanların dini değerlerine hakaret ve saldırı suçlamalarıyla yargı önüne çıkarıldılar ve bazıları ölüme mahkum edildiler. Ama daha sonra saklanmayı yani yer altına çekilmeyi başararak varlıklarını sürdürdüler.
Birçok araştırmacının ortak tespitine göre masonluk hareketinin temelini de bu Tapınak Şövalyeleri hareketi oluşturur. Her iki hareketin aynı simgeleri kullanmaları bu yöndeki kanaati desteklemektedir. Ayrıca Tapınak Şövalyeleri'nin hıristiyanların dini değerlerine hakaretten dolayı yargılanmalarından sonra yer altına girmelerinin ardından masonluk örgütleriyle ortaya çıktıkları tahmin edilmektedir. Bu kanaati destekleyen muhtelif tarihi belgeler ve bilgiler de bulunmaktadır. Fakat mason kardeşler adıyla yeniden örgütlenirken biraz daha tedbirli hareket etmeyi tercih etmişlerdir. Bu kez hıristiyanların dini değerlerini aşağılayıcı tutum içine girmektense onları çok rahatsız etmeyecek hatta onların da kabul edebilecekleri bir fikri altyapı oluşturmaya özen göstermişlerdir. Ayrıca masonlukta gizliliğe önem vermiş, kendilerini çok fazla açığa vurmaktan sürekli kaçınmışlardır.
Tapınak Şövalyeleri, Mason Biraderler ve Illuminati Şebekesi, Hepsi Aynı Kaynaktan Beslenmiştir Illuminati şebekesini oluşturanlar ise hem masonluk hem de Tapınak Şövalyeleri hareketi ile irtibatı olan kişilerdi. Tapınak Şövalyeleri, Mason Biraderler ve Illuminati Şebekesi'nin fikriyatlarını, tören biçimlerini, beyin yıkama metodlarını ve simgelerini bağımsız bir bakış açısıyla inceleyenler bunların hepsinin de aynı kaynaktan beslendikleri ve aynı amaca hizmet ettikleri üzerinde ittifak etmektedirler.
Illuminati şebekesinin Ortaçağ'daki siyonizm hareketi olarak nitelendirebileceğimiz Tapınak Şövalyeleri'nin diğer adıyla Tampliye tarikatının bir devamı olduğu konusunda fikir veren bazı bilgileri burada aktarmak istiyoruz:
Nesta H. Webster'in Secret Societies and Subversive Movements adlı çalışmasında ünlü büyücü ve okült uzmanı Cagliostro'nun Illuminati şebekesine katılması münasebetiyle düzenlenen tören hakkında şu notlar aktarılıyor: "İçi evrak dolu demir bir sandık açıldı. Töreni yöneten kişi sandıktan el yazması bir kitap aldı ve ilk sayfasını okudu: "Bizler, Tampliyelerin Büyük Üstadları..." sözlerini kanla yazılmış bir and izliyordu. Söz konusu bu kitap "İlluminizm"in aslında tüm monarşilere ve kiliseye karşı bir nifak olduğunu, ilk saldırının Fransa tahtına yöneleceğini ve Fransa'da krallığın çökertilmesinden sonra sıranın Roma'ya geleceğini belirtmekteydi." Burada vurgulanan hususlar gerçekten üzerinde durulması gereken şeylerdir: Birinci olarak: El yazması kitabın bir sandıkta saklanması ve törende oradan çıkarılması işlemini ele alalım. Sandık yahudi literatüründe özel bir mana taşımaktadır. Yahudilerin bu konudaki dini anlayışlarına temel teşkil eden hadiseye Kur'an-ı Kerim'de de işaret edilir. Talut ve Calut kıssasında Talut'un komutanlığının ilahi bir hükme dayandığını bildirmek için o dönemin peygamberinin verdiği bilgi hakkında şöyle buyurulur: "Peygamberleri onlara: "Onun hükümdarlığının belgesi, size, içinde Rabbinizden bir ferahlık ve Musa ailesiyle Harun ailesinin geriye bıraktıklarından arta kalanların bulunduğu ve meleklerin taşıdığı Tabut'un gelmesidir. Eğer iman ediyorsanız, bunda sizin için bir delil vardır" dedi." (Bakara, 2/248) Burada tabut ile kastedilen bir sandıktır. Yahudiler bu sandığın bugün hala dünyada dolaştığına inanırlar. O sandığın taşıdığı manayla irtibatlandırmak için de el yazması kutsal kitaplarını özel bir sandık içinde saklarlar. Dini törenlerinde kitaplarını bu sandıktan çıkarır, tören sonrasında yine özenle sandığa yerleştirirler. İkinci olarak 'kanla yazılan and' üzerinde durmak gerekir. Kan sembolü, siyonizmde ve bu ideolojinin temelini oluşturan dini literatürde sıkça kullanılan bir semboldür. Ancak kanla ilgili semboller genellikle gizli tutulur. (Necip el-Kiylani'nin Yahudinin Kanlı Böreği adıyla Türkçe'ye tercüme edilen tarihi ve belgesel romanında, siyonizmin temelini oluşturan dini literatürdeki "kan" kutsamasına işaret eden önemli bilgiler ve belgeler mevcuttur.) Üzerinde durulması gereken üçüncü husus Illuminati'nin aslında kiliseye karşı olduğu hususudur. Tapınak Şövalyeleri de kiliseye karşı tavır alan ve hıristiyanların dini değerlerine hakaret eden bir hareketti. Ama bu konuda izledikleri tutum tepkilere yol açınca ve birçok idam cezasına kapı açan yargılamalara sebep olunca söz konusu tarikat yer altına çekilmiş, ardından farklı bir yüzle ortaya çıkmıştı. Fakat bu farklı yüzünde hıristiyanların değerlerini hedef alan, bu değerlere hakaret anlamı içeren tavırlar dışa pek yansıtılmıyordu. Gerçekte ise bu konuda değişen birşey yoktu. Aradaki tek fark bu düşmanlığın artık bir 'nifak'a dönüşmesiydi ki bu husus da yukarıdaki notta vurgulanmaktadır. Dördüncü husus Illuminati'nin Avrupa'daki monarşilere karşı bir hareket olduğunun vurgulanmasıdır. Bu tutum özellikle entelektüel kesimin ilgi ve desteğinin kazanılmasının en önemli sebebiydi. Ne var ki entelektüel kesimde ortaya çıkan monarşi karşıtlığının Illuminati tarafından yönlendirilmesi, monarşik düzenlerin yerine geçecek yönetimlerin tek merkezden kontrol edilmesine ve bu kontrolün de Illuminati şebekesinin elinde olmasına fırsat verecekti. İlk doğuş yeri olan Bavyera'da yasaklanmasından sonra ağırlık merkezini Fransa'ya taşıyan Illuminati hareketinin bu ülkedeki monarşik düzene karşı çalışmalara ağırlık vermesi dikkat çekmektedir. Daha önce de söz ettiğimiz üzere, Illuminati'nin bir devamı durumundaki Jacobin Kulübü'nün üyeleri monarşik düzeni yıkıp yerine Yeni Dünya Düzeni yahut Evrensel Cumhuriyet olarak adlandırdıkları yeni bir yönetim getirmeyi bir ideal olarak görüyorlardı. 1785'te Almanya'dan kovulan Illuminati'nin Fransa'da bu çalışmaları hızlandırmasının üzerinden çok fazla zaman geçmeden 1789'da Fransız Devrimi'nin gerçekleşmesi bir tesadüf olmasa gerek.
Fransız Devrimini hazırlayan sebepleri ve gelişmeleri incelediğimizde çok ilginç şeylerle karşılaşırız. Bakın William T. Still'in New World Order adlı eserinde ne deniyor:
"1789 yılının ilkbahar ve yaz aylarında İlluminatilerin tahıl piyasasında gerçekleştirdikleri manipulasyonlar sonucunda yapay bir buğday darlığı yaratıldı. Bu durum o denli geniş bir açlığa yol açtı ki, tüm ülke kısa zamanda ayaklandı. Olayların başını çeken kişi, Fransa Büyük Doğusu'nun Büyük Üstadı Orleans Dükü idi. İlluminatiler, halkın çektiği acıları bir araç olarak kullanarak yarattıkları huzursuz ortamın devrimci eylemlerine yararlı olacağını planlamışlardı. Gerçekten de, besin stoklarını bloke ederek ve Ulusal Meclis'te tüm reform girişimlerini engelleyerek, durumu iyice kötüleştirdiler ve halkı tam anlamıyla açlığa mahkum ettiler...
14 Temmuz günü Bastille yağmalandı. Özgür bırakılan tutuklu sayısı yalnızca yedi idi. Fransız tarihçiler bugün, eylemin asıl amacının Bastille'i yıkmak ve tutukluları kurtarmak olmadığını belirtiyorlar. Asıl amaç Bastille'de saklanan barut ve silâhları ele geçirmekti. Böylece silâhlanan Jakobenler, 22 Temmuz gününden başlayarak o güne dek eşi görülmemiş ve titizlikle planlanmış bir ihtilâl girişimini sahneye koydular. Bu dönem tarihte "Büyük Korku" diye adlandırılacaktır...
Öncelikle tüm ülkede eşzamanlı bir panik duygusu yaratıldı. Köyden köye, kentten kente giden atlılar, yurttaşlara "haydutların" yaklaşmakta olduğunu ve kendilerini korumak istiyorlarsa silâha sarılmaları gerektiğini bildirdiler. Ayrıca, tüm bu olayların sorumlularının malikânelerde ve şatolarda gizlendikleri, bizzat kralın buraları ateşe vermelerini buyurduğu yurttaşlara söylendi. Fransa kralına bağlı olan halk bu emirlere uydu. Artık alevlerin denetlenmesi imkansızdı, yağma ve yıkım sürerken, anarşi gittikçe yaygınlaşıyordu...
Paris sokakları teröre teslim olmuştu...1793 Kasım'ında tüm Fransa'da rahiplerin öldürülmeye başlanması, dine karşı bir kampanyanın yürürlüğe girdiğini ortaya koyuyordu. Tüm mezarlıklara, İlluminatilerin ünlü sloganı olan "Ölüm Sonsuz Bir Uykudur" sözlerini içeren yazılar asılmaya başlandı. Paris'teki kiliselerde "Akıl Bayramları" adı altında eğlentiler düzenleniyor, fahişeler tanrıça gibi tahta çıkarılıyorlardı. Bu törenlerin bir adı da "Exoterion"du ve Weishaupt'un kaleme aldığı "Aşk Tanrıçasının Kutsanması" adlı bir şiiri örnek alıyorlardı...
Thomas Jefferson, üç yıl süren Fransa elçiliğinden 1791'de Amerika'ya geri döndüğünde, tüm bu kıyımı "ne güzel bir devrim" diye tanımlamış ve tüm dünyaya yayılmasını umut ettiğini yazmıştır. Jefferson, neredeyse tüm Fransa halkının Jakoben olduğuna inandığını açıklamıştır. Ona göre, bu büyük çoğunluk, ulusal iradeyi açıkça ortaya koymaktaydı...
1793 yılının sonlarına doğru, yeni devrim yönetimi sayıları yüz binlere ulaşan işsizlerle yüz yüze kaldı. Devrimin önderleri, sonradan bütün diktatörlerin taklit edeceği yeni bir "terör" projesini uygulamaya geçirdiler: Nüfus azaltılması
Amaç Fransa'nın yirmi beş milyona ulaşan nüfusunu on altı milyona indirmekti. Robespierre, nüfusun azaltılmasını kaçınılmaz buluyordu.
Nüfusun azaltılması ile görevli devrim komitesi üyeleri, gece gündüz harita başında her kentte kaç kellenin kopartılması gerektiğini hesaplıyorlardı. Devrim mahkemeleri kimlerin ölmesi gerektiğine karar veriyor ve sonu gelmez bir kurban sürüsü giyotinin yolunu tutuyordu. Yalnızca Nantes'de, bir gece içinde 500 kimsesiz çocuk kent mezbahasında öldürülüyor, 144 yoksul kadın nehre fırlatılıyordu."
Fransız Devrimi'nde masonların rolüne işaret amacıyla Nesta H. Webster de Secret Societies and Subversive Movements adlı eserinde şunları yazıyor: "1789 yılında krallığın yıkılması ile birlikte, 10 Ağustos gününden başlayarak üç renkli Fransız bayrağı devrimin kızıl bayrağı ile değiştirildi. "Yaşasın Kral Orleans" çığlıkları ile masonların "Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik" seslenişi sokakları kapladı."
İşte böyle bir devrim, dünyadaki kalabalık kitleleri yönlendiren medya organı tarafından yeni bir çağ açan, dünyayı demokrasi ile tanıştıran son derece önemli bir olay olarak lanse edilmiştir.
İlluminati Şebekesinde İhanetin Cezası Ölümdür İlluminati adını ve üyelerini inanılmaz bir sır gibi saklayan ölümcül bir kuruluştur. Bugün hemen her ülkede mevcuttur. Özel eğitim, tören ve alt kültürlerden gelmeyenler İlluminati'ye kabul edilmezler. ABD başkanlarının pek çoğu İlluminati'den ya icazet alırlar ya da üyesidirler. İlluminati o kadar gizlidir ki, varlığından bile bahsedilmez. Bu gizli örgüte ihanet edenlerin cezası kayıtsız şartsız ölümdür. Illuminati'nin NATO ile veya Gladyo gibi yeraltı örgütleri ile de ilişkisi olduğu bilinmektedir. İnşallah bu ilişkiden ileride söz edeceğiz.
Irkçılığın Babası Cecil Rhodes ve Illuminati 19. yüzyılın ikinci yarısında Illuminati Şebekesi'nin en çok öne çıkan adı Cecil Rhodes adlı İngiliz siyasetçidir. Bu kişi Güney Afrika'yı tümüyle yerlilerin ellerinden alarak sömürgeciliğin kontrolüne sokan adamdır. Güney Afrika topraklarını aynı zamanda oldukça insafsızca yönetmiş ve çıkardığı fitnelerle yerli halktan pek çok insanın kırılmasına sebep olmuştur. Zaten Güney Afrika'yı sömürgecilerin kontrolüne sokmasındaki başarısı izlediği fitne politikalarından kaynaklanıyordu. İzlediği fitne politikasında seçtiği iki kabileyi birbirine düşürüyor, bu iki kabilenin fertleri iyice birbirlerini kırıncaya kadar hadisenin dışında kalmaya yahut bir yandan ateşin üzerine benzin dökmeye devam ediyordu. Her iki kabile de iyice zayıf düştükten sonra müdahale ediyor, "barış ve anlaşma" sağlama iddiasıyla her ikisini birden kontrolüne alıyordu. Bu amaçla: "Önce sorun çıkar, sonra çözüm öner" teorisini geliştirmişti. Irk ayrımı politikasının fikir babası da odur. Onun bu fikriyatı yüzünden Güney Afrika'nın yerlileri ve asıl sahipleri olan siyahlar yıllarca zulme, aşağılanmaya maruz kaldılar.
Rhodes, politik alanda bu oyunları çevirirken kendisi de Güney Afrika'nın bütün zenginliklerine kondu. Elmas kaynağı yönünden oldukça zengin olan Güney Afrika'nın elmas tarlalarını işleterek hayal edebileceğinin çok üstünde servete sahip oldu. Bugünkü Rhodesia adlı ülke de adını onun soyadından alır.
İşte bu Rhodes, 19. yüzyılın sonuna doğru Londra'da oldukça etkili bir faaliyet merkezi oluşturan Illuminati şebekesini devreye soktu. Bu şebekenin amacı ise dünyayı tek merkezden yönetmek, dolaylı sömürgeciliğin çengeline takılan devletlerin yöneticilerini yetiştirmek ve onlar vasıtasıyla bütün dünyaya kumanda etmekti. Bu amaçla Rhodes Bursları adıyla geleceğin yöneticisi olacak üniversite öğrencilerine yardım ve onların murakabe edilmesi amacıyla bir organizasyon oluşturdu.
Rhodes bursuyla okuyan öğrenciler diğerlerinden bayağı farklı kabul ediliyordu. Çünkü onlar belli bir amaç için hazırlanıyordu. Onlar ülkelerine döndüklerinde yönetim, ekonomi ve medya alanında önemli noktalara yerleşebilmek için çalışacaklardı. Bunun yanı sıra gittikleri yerlerde Illuminati şebekesinin temsilcisi olarak çalışacaklardı. Illuminati şebekesi onları ülkelerine döndüklerinde kendi gayretleriyle baş başa bırakmayacak hedeflenen noktalara yerleşmeleri için gerekli irtibatları kuracak, bu amaçla siyasi baskı gücünü kullanacaktı. Illuminati şebekesi Rhodes burslarıyla okuyan üniversite öğrencileri için aynı zamanda bir beyin yıkama mekanizması olarak çalışıyordu. Onları belirlenen amaçlara hizmet etmelerini sağlayacak fikirlerle donatmak için çabalıyordu. Kendilerine dünya hesapları açısından parlak bir gelecek hazırlamak isteyenler için de Rhodes bursları sadece bir eğitim bursunun yani maddi yardımın temin edilmesinden ibaret değildi. Bunun çok çok ötesinde bir anlam taşıyordu. Bu yüzden maddi durumları iyi olan öğrenciler de bu Rhodes bursları organizasyonuyla irtibat kurmak için fırsatları değerlendiriyorlardı. Talep çok olduğu zaman da Rhodes burslarını koordine edenler açısından iş kolaylaşıyordu. Çünkü amaçlara uygun olanları seçme ve gerektiğinde aralarından eleme yapma imkanı doğuyordu.
Dünyadaki birçok önemli yönetici Rhodes burslarıyla üniversite tahsilini gerçekleştirmiştir. Bunlardan biri de ABD'de iki dönem başkan seçilen Bill Clinton'dur.
Cecil Rhodes, 1902'de ölürken tüm mal varlığının Rhodes bursları için kullanılmasını vasiyet etti.
Vitrinde Rhodes, Arkada Rothschild Ailesi Buraya kadar verdiğimiz bilgilerden Illuminati şebekesinin etkili kılınmasında ve Rhodes bursları organizasyonunun oluşturulmasında Cecil Rhodes'in adının öne çıktığı anlaşılıyor. Fakat onun arkasında duranlar ve asıl işin sermayesini sağlayanlar farklıydı. O da Rothschild ailesi. Peki neyin nesidir bu aile? Bu aile bankacılık alanında tam anlamıyla bir saltanat oluşturmuş oldukça zengin bir aileydi. Fakat burada dikkatlerden kaçmaması gereken husus bu ailenin yahudi azınlığa mensup olduğudur. Bu aile maddi gücünü kullanarak siyasi alanda pek çok iş becermiştir. Hatta Hitler'le de yakın irtibatı olduğu bilinmektedir ki inşallah bu hususa ileride temas edeceğiz.
Yuvarlak Masa Teorisi Illuminati şebekesinin temel amacı bütün dünyayı tek merkezden yönetebilmek için eli her tarafa uzanabilen bir ağ oluşturmaktı. Fakat bunun gerçekleşmesi için birbirleriyle irtibatlı birtakım alt mekanizmaların oluşturulmasına ihtiyaç vardı. İşte bundan dolayı bir Yuvarlak Masa (The Round Table) teorisi geliştirildi. Bu teoriye göre şekillendirilecek organlar, üstlendikleri görevlere göre kendi aralarında bir irtibat ağı kuracak, bilgi alış verişinde bulunacak ve dünya ülkelerini yönlendirecek politikalar geliştireceklerdi. Yuvarlak Masa organlarının elemanları kendi ülkelerinde etkili kişiler olacaklardı.
Yuvarlak Masa teorisi ilk olarak 1877'de John D. Rockefeller, Cecil Rhodes, John P. Morgan, Andrew Carnegie ve Mayer A. Rothschild' dan oluşan beşli tarafından ortaya atılmıştır. Bunların hepsi de Illuminati şebekesinin üyeleriydi ve üçü yani Rockefeller, Morgan ve Rothshild yahudi kökenliydi.
Yuvarlak Masa ve Birinci Dünya Savaşı Yuvarlak Masa'nın seçkin üyeleri, Birinci Dünya Savaşı öncesinde ülkelerindeki savaş komitelerinde önemli görevler üstlenmişlerdi. Bu kişiler siyaset sahnesinde, birbirlerine zıt ülkeleri temsil ediyor ama Yuvarlak Masa'da bir araya gelebiliyorlardı. Bu kişilerin savaşın şartlarını ve sebeplerini kendi elleriyle hazırladıkları, Birinci Dünya Savaşı'nın arkasında duran gerçeklerin altını kurcalama zahmetine katlanan araştırmacıların dikkatinden kaçmamıştır. Bu kişiler savaş esnasında da ülkelerinin savaş komitelerindeki üst görevlerini sürdürmüşlerdir.
Savaş sonrasında ortaya çıkan şartlar Illuminati şebekesinin hesap ve planlarına daha da uygundu. Savaşın ateşini yakan ve dört yıl boyunca üzerine gaz döken Yuvarlak Masa üyeleri, 1919'da Fransa'nın başkenti Paris yakınlarında Versailles Barış Konferansı'nda bir araya gelmiş ve savaş sonrası şartlarda dünyaya nasıl şekil verebileceklerini tartışıyorlardı. Bu toplantıda bir araya gelen Alfred Milner, Edward Mandel ve Bernard Baruch, Yuvarlak Masa'nın seçkin üyeleriydi ve zaten kendilerinin çıkardığı savaşın ortaya çıkardığı şartları değerlendirme konusunda görüş alışverişinde bulunuyorlardı. Bunlardan Alfred Milner, Yuvarlak Masa'nın lideriydi. Konferansa katılanların birçoğu, daha önce sözünü ettiğimiz ünlü banka hanedanı Rothschild ailesinin fertleri tarafından önerilmişti. Bu ailenin yahudi azınlığa mensup olduğunu daha önce belirtmiştik.
Filistin topraklarında bir yahudi devletinin kurulmasıyla ilgili politikaların geliştirilmesinde karanlık gizli örgütlerin önemli rolü olmuştur. Versailles Barış Konferansı' nda alınan kararların arasında da Filistin'de bir yahudi devleti kurulması vardı.
Hotel Majestic'te Yapılan Toplantı Birinci Dünya Savaşı sonrasında yapılan önemli bir toplantı da Paris'teki Hotel Majestic'te gerçekleştirilen toplantıdır. Bu toplantıda Yuvarlak Masa'nın bazı organlarının oluşturulmasıyla ilgili kararlar alındı. Bu kararlar doğrultusunda 1920'de Dış İlişkiler Komitesi, 1921'de de Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü kuruldu. Bu organların yönetiminde Rothschild ve Rockefeller aileleri her zaman söz sahibi olmuşlardır. Bu ailelerin her ikisi de yahudi azınlığa mensuptular. Rothschild ailesi Avrupa'daki, Rockefeller ailesi ise Amerika'daki yahudi azınlığın ileri gelenlerindendi.
Dış İlişkiler Komitesi (Council of Foreign Relations-CFR) Dış İlişkiler Komitesi (CFR), Gizli Dünya Devleti'nin en önemli organlarından biridir ve Yuvarlak Masa teorisine göre şekillendirilmiş organizasyonların da eskilerindendir. Bu yüzden CFR üzerinde biraz ayrıntılı bir şekilde durmak gerekmektedir.
CFR, 21 Temmuz 1921'de New York'ta kuruldu. Kuruluşunda yahudi kökenli Walter Lippmann'ın önemli rolü olmuştur. Fakat bu oluşumun kurulmasıyla ilgili ilk karar daha önce de söylediğimiz üzere Birinci Dünya Savaşı sonrasında toplanan Versailles Barış Konferansı'nda alındı.
CFR, 2. Dünya Savaşı'nda çok önemli bir rol oynamıştır. Foreign Affairs adlı ünlü dergi bu örgütün yayın organıdır. Bu dergi vasıtasıyla dünya kamuoyu üzerinde bir politik yönlendirme yapmaya çalışmaktadır. Görünüşte CFR'nin çalışmalarının pek gizli olmadığı ileri sürülmektedir. Gerçekte ise diğer Gizli Dünya Devleti organları gibi son derece gizli çalışmaktadır. Ancak yönlendirme amaçlı faaliyetlerini dışa yansıtmakta ve bu yansıtma ile açıktan çalıştığı intibaı vermeye gayret etmektedir.
CFR'nin bugün finans, iletişim, akademi, istihbarat, teknoloji alanlarında en etkin konumlarda bulunan 3500 civarında üyesinin olduğu sanılmaktadır. Özellikle Amerika'daki istihbarat örgütleri üzerinde oldukça güçlüdür. FBI, CIA, DIA, DEA ve başka istihbarat şefleri bu örgütün de elemanıdır ve CFR'nin ilkelerinden dışarı çıkamazlar.
Gizli Dünya Devleti'nde önemli etkinliği olan Rockefeller ailesinin bir ferdi olan David Rockefeller, CFR'nin onursal başkanı olarak kabul edilmektedir.
ABD'nin eski başkanları Bill Clinton ve Jimmy Carter, Antony Lake, eski başkan yardımcısı ve son başkanlık seçimlerinde oğul Bush'un rakibi olan Al Gore, George Bush (baba ve oğul her ikisi de), oğul Bush'un başkan yardımcısı Dick Cheney, eski bakan Warren Christopher, Savunma bakanı Colin Powell, Les Aspin, eski CIA direktörü James Woolsey, yine CIA eski direktörü Robert Gates, ABD hava kuvvetlerinin eski sekreteri Donald Rice, ABD'nin eski Pakistan büyükelçisi Robert Oakley, ABD eski Dışişleri bakanı ve ayı zamanda bu ülkedeki yahudi lobisinin başını çeken Henry Kissenger, eski Savunma bakanları James Baker, Donald Ramsfeld ve Casper Weinberger, Jimmy Carter döneminin ulusal güvenlik danışmanlarından Zbigniew Brzezinski, baba George Bush döneminin ulusal güvenlik danışmanlarından general Brent Scowcroft, eski hazine bakanı Lloyd Bentsen, eski devlet bakanı George Shultz, eski ticaret bakanı Robert Mosbacher, ABD'li ünlü finansör ve para piyasalarında spekülasyonlar yaparak milyarlar kazanmasıyla tanınan, Soros Vakfı vasıtasıyla dünya ülkelerinin geleceği için Gizli Dünya Devleti'ne hizmet edecek yöneticiler yetiştirmeye çalışan yahudi kökenli George Soros, ABD' nin CFR üyesi ünlülerinin başında gelir. Bu isimler ABD politikasında söz sahibi ya da geçmişte söz sahibi olmuş CFR üyesi ünlülerin sadece az bir kısmını teşkil etmektedir. CFR üyelerinin birçokları aynı zamanda Bilderberg ve/veya SBS üyesidirler.
CFR'nin Türkiye'den de üyeleri mevcuttur. Aydınlık gazetesinde yer alan bir yazıda Rahmi Koç' un CFR'nin Türkiye temsilcisi olduğu ve örgütün, Şubat 2001'de Koç Holding binasında Rahmi Koç'un ev sahipliğinde bir toplantı yaptığı ileri sürülmüştür.
Bilderberg Gizli Dünya Devleti'nin ismi en çok duyulan organlarından biri Bilderberg'dir. Aslında Bilderberg, Illuminati şebekesinin emellerini gerçekleştirmek amacıyla geliştirdiği Yuvarlak Masa teorisine göre ortaya çıkarılmış bir oluşumdur. Fakat Illuminati şebekesinin ortaya çıkmasıyla Bilderberg'in kurulması arasında 177, Yuvarlak Masa teorisinin ortaya atılmasıyla arasında ise 77 yıl vardır. Yuvarlak Masa'nın en eski organlarından olan CFR'den ise 33 yıl sonra ortaya çıkmıştır.
Yukarıda üzerinde durduğumuz CFR'nin ağırlık merkezini Amerika oluşturuyordu. Bu yüzden Bilderberg, CFR ve öteki örgütlerin Avrupa ayağını ve etkinliğini teşkil etmek için Hollanda' da Oosterbeek şehrinde Bilderberg Oteli'nde 1954'te kurulmuştur. Kuruluşun gerçekleştirildiği otelin sahibi de Hollanda kralıydı. Örgüt de ilk toplantının gerçekleştirildiği otelin adını alarak Bilderberg Group (Bilderberg Grubu) diye adlandırılmıştır.
Bilderberg Grubu'nun kurucuları arasında Hollanda prensi Bernhard ve Polonyalı sosyolog Dr. Joseph Hieronim Retinger de vardır. Retinger, Bilderberg' in fikir babası olarak bilinir. Aynı zamanda CFR üyesidir. Bilderberg'in kuruluşunda, ABD istihbarat örgütlerinin, özellikle CIA' nin rolü olduğu çok iyi bilinmektedir. Prens Bernhard ise eski bir Nazi SS üyesidir. (Nazi SS' den ileride söz edeceğiz). 1937'de Hollanda prensesi ile evlenmiştir, ama Nazilerle olan yakın bağları çok iyi bilinmektedir.
Bilderberg'in kurucucuları arasında yer alan Prens Bernhard'ın Nazi SS üyesi olması konusu üzerinde biraz durmak gerekmektedir. Fakat Hitler'in yükselişinde gizli ellerin rolü hakkında özel bir bölüm geleceğinden bu konunun ayrıntısına orada girmeyi tercih ediyoruz.
Bilderberg'in kuruluşunda zikrettiğimiz iki isim geçmekle birlikte asıl önemli rol oynayanlar ve finansörlük yapanlar Gizli Dünya Devleti organlarında ismi sıkça geçen Rothschild ailesidir. Bu çalışmada Amerikalı Rockefeller ailesi tarafından da desteklenmişlerdir.
Bilderberg, dünyanın yönetimi ve küreselleşme konusunda her yıl farklı ülkelerde toplantılar yapar. Toplantılar son derece gizli şartlarda ve özel ortamlarda yapılır. Toplantıları genellikle her yılın Mayıs ayının son haftasına denk gelmektedir. Katılanlar yaklaşık üç günlük toplantı süresince dış dünya ile bağlantılarını koparmak zorunda kalıyorlar.
Katılanlar toplantılarda neler konuşulduğu değil nelerin gündeme geldiği hakkında bile herhangi bir bilgi vermekten kaçınırlar. Örgütün üyesi olanların dışında hiçbir gazeteci veya yazar toplantıya alınmaz. Üye olanlar da dışarıya bir şey sızdırmazlar. Dolayısıyla medyanın toplantıların içeriği hakkında herhangi bir bilgi edinmesi mümkün değildir.
Toplantılarda gizlilik prensibinin eksiksiz uygulanabilmesi için dikkat edilen bazı hususları burada zikredelim: Grup her yıl yaptığı düzenli toplantılarda, toplantı yapılan otelin bütününü tutar ve bina güvenlik güçleri tarafından yakın korumaya alınır. Üç gün süren bu toplantılara üyelerin eşleri bile çağrılmaz. Toplantılarda not tutulması yasaktır. Katılanlardan konuşulanları dışarıya sızdırmayacakları üzere yemin alırlar. Şimdiye kadar düzenlenen toplantılara birçok yazar da katılmış ama bu kişiler katıldıkları toplantıların içeriği hakkında tek satır bile yazmamışlardır. Bu da gizlilik prensibine ne kadar sıkı bir şekilde bağlı kalındığı hakkında yeterince fikir vermektedir. Bu toplantıların ne derece büyük bir gizlilik içinde yürütüldüğünü grubun etkinliklerini araştıran Robert Eringer, "Bilderberg Group, The Global Manipulators" adlı kitabında dile getirir. Eringer, kitabın çalışma safhasında toplantılara muhtelif tarihlerde katılan dışişleri bakanlarına ve CIA'ye yazdığı mektuplara şaşırtıcı cevaplar alıyor. Gelen cevaplarda sorulara muhatap olan kişiler böyle bir grubun varlığını bilmediklerini belirtirler. Örgütün "Spotlight" isimli bir dergisi yayınlanmaktadır. ABD'li gizli örgüt ve CFR üyelerinin birçokları aynı zamanda Bilderberg üyesidir. Aslında Bilderberg, CFR'nin çok daha gizli bir biçimde uluslararası boyuta yayılmış halidir. Amacı Yeni Dünya Düzeni'ni ve ABD-İngiltere hâkimiyetini ve emperyalizmini tüm dünyaya yaymaktır. Her yıl yapılan çok gizli ortamdaki toplantılarını hem CIA, hem de toplantının yapıldığı ülkenin istihbarat örgütü kontrol eder.
Bilderberg kararlarının devlet yöneticilerinin değiştirilmesinde de önemli rolü olduğuna inanılmaktadır. İngiltere'nin eski başbakanı Margaret Thatcher'ın yükselişi ve düşüşü buna örnek gösterilir. Thatcher'in 1975'te Bilderberg toplantılarına katılmasının ardından yıldızının birden parlaması, bu gelişmenin hemen ertesinde yapılan İngiltere genel seçimlerinde masonların desteğiyle başbakanlığa seçilmesi ve bu görevini 3 dönem üst üste sürdürmüş olması, birçoklarının ortak görüşüne göre Bilderberg kararlarıyla onun desteklenmesi sayesinde olmuştur. Daha sonra gözden düşmesinin ve yıldızının sönmesinin sebebinin de Bilderberg grubunun, İngiltere'deki kraliyet rejimine direnmesi taleplerine itiraz etmesi olduğu Jim Tucker adlı bir İngiliz gazeteci tarafından dile getiriliyor. Thatcher'in düşüşünden sonra Tony Blair'in yükselişe geçmesinde de Bilderberg'in önemli rol oynadığı tahmin ediliyor. Çünkü Blair de, Bilderberg toplantısına katılmasından sonra İngiltere başbakanlığına seçilmeyi başardı. ABD'nin son dönem başkanlarından Jimmy Carter, baba George Bush ve Bill Clinton'un iş başına gelmesinde Bilderberg kararlarının etkili olduğu konuyla ilgili araştırmalarda vurgulanmaktadır.
Bilderberg grubu üzerinde siyonistlerin sultası çoğunlukla açığa çıkarılmaz. Oysa işin gerçeğinde grubun karar mekanizmasında yer alanlar yahudilerdir. Hatta grubun asıl yönetim merkezinin Kudüs'te olduğunu iddia edenler vardır. Kudüs'te 70 hahamdan oluşan Sanhedrin grubunun baş hahamlarının örgüt hiyerarşisinin en üst noktasında bulunduğu bazı kaynaklarda vurgulanmaktadır. Bu konudaki bilgiler gizli tutulsa da Bilderberg'in Amerika'daki yahudi lobisinin en önemli örgütlerinden B'nai B'rith ile işbirliği içinde olduğu artık gizlenemeyecek kadar açıktır.
Bilderberg toplantılarının ana amacı dünya siyaseti üzerinde önceden programlamalar yapmak ve projeler geliştirmektir. Konuşulacak ve tartışılacak konular önceden tespit edilir. Ama bu tespiti örgüt hiyerarşisinin üst kademesinde yer alanlar yapar. Katılanlar ise sadece görüş beyan ederler. Fakat katılımcılar sayıca çok olduğundan görüş beyan etme süresi oldukça kısadır. Konuştuğu konuda uzman olanlara 5, uzman olmayanlara 3 dakika konuşma süresi tanınır. Süre kontrolü ışık sistemiyle yapıldığından kimse süresini aşma imkanı bulamaz. Buradan anladığımıza göre bu görüş beyan etme işi bir bakıma laf olsun diye yapılmakta, karar mekanizmasında yine üst kademeyi oluşturanların sözleri birinci derecede etkili olmaktadır. Katılanlar ise siyaset sahnesinde ilerleyebilmek için kararları uygulama zorunluluğu duyduklarından kendilerinden isteneni yapma dışında bir seçenek bulamamaktadırlar. Alınan kararlar herhangi bir şekilde yazılı veya görsel kayda geçirilmez. Herkes kararları aklında tutmak ve yeri geldiğinde hatırlamak zorundadır.
Bilderberg toplantılarına katılan üst düzey devlet adamları alınan kararları, kendi ülkeleri aleyhine olsa da uygularlar. Bilderberg Grubu zaman içinde üye sayısını bayağı artırmış ve etki alanını genişletmiştir. Zikrettiğimiz diğer gizli örgütlerle de işbirliği içinde olduğundan, güçlerini belli bir noktada birleştirmektedirler.
Bilderberg'in bugüne kadar düzenlenen toplantılarının iki tanesi Türkiye'de oldu. Bunların birincisi 1959'da İstanbul Çınar Otel'de ikincisi ise 1975'de Çeşme Altın Yunus tatil köyünde gerçekleştirildi.
Türkiye'de son 50 yıldır başa geçen ünlü politikacıların birçoğunun Bilderberg üyeleri arasında adları geçmektedir. Bazılarının bu toplantılara katıldığına dair medyaya yansımış bilgiler bulunmaktadır. Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel'in 1975'te Türkiye'de, Çeşme'de düzenlenen toplantıya katıldıkları bilinmektedir. Mesut Yılmaz 1990'da New York'ta düzenlenen toplantıya katılmıştır.
Yine Bilderberg çalışmalarıyla ilgili araştırmalarda geçtiğine göre 1995 toplantısına Meclis eski başkanı Hikmet Çetin, tanınmış akademisyen Prof. Dr. Şerif Mardin ve Cem Boyner, 1996 toplantısına eski bakanlardan Emre Gönensay ve Merkez Bankası başkanı Gazi Erçel, 1997 toplantısına eski bakan Vahit Halefoğlu, Sabah gazetesinin sahibi Dinç Bilgin, Enka Holding'ten Sinan Tara, Prof. Dr. Üstün Ergüder, 1998 toplantısına İktisadi Kalkınma Vakfı başkanı Meral Gezgin Eris, Koç Holding'ten Suna Kıraç, Özelleştirme İdaresi başkanı Uğur Bayar, emekli büyükelçi Gürbüz Aktan ve Dışişleri bakanı İsmail Cem, 1999 toplantısına Hürriyet gazetesinin Ankara temsilcisi Sedat Ergin, Merkez Bankası başkanı Gazi Erçel, TÜSİAD başkanı Erkut Yüceoğlu ve Koç Holding'ten Suna Kıraç, 2000 toplantısına Sosyal İşler Komisyonu üyesi ve dönemin NTV yöneticisi Nuri Çolakoğlu ve TÜSİAD üyesi Muharrem Kayhan, 2001 toplantısına Gazi Erçel, emekli büyükelçi Özdem Sanberk, 2002 toplantısına ise Dünya Bankası'ndan büyük ümit ve hesaplarla Türkiye'ye getirtilen Kemal Derviş ile birlikte birkaç kişilik bir ekip katıldı. Bunların dışında da katılanlar oldu tabii ki. İşadamı Selahattin Beyazıt'ın daimi üye sıfatıyla her sene katıldığı medya kaynaklarında belirtilmektedir. Onun dışında da birçok daimi üye bulunmaktadır.
Aydınlık gazetesinin yayınladığı bir listeye göre Bilderberg'in Türkiye üyeleri şu kişilerdir: Selahattin Beyazıt, Şarık Tara, Bülent Eczacıbaşı, Jak Kamhi, Sakıp Sabancı, Mehmet Emin Karamehmet, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Erdal İnönü, Mesut Yılmaz, Hikmet Çetin, İsmail Cem, İlter Türkmen, Kemal Derviş.
Fakat bu arada Bilderberg toplantısının kendi iç hiyerarşisi açısından daimi üyelik, üyelik ve herhangi bir toplantıya katılma arasında fark olduğunu hatırlatalım. Bununla birlikte toplantılara katılmak da grupla bir bağ kurmayı ve siyasi sahnede grubun kararlarına ters düşecek tutumdan kaçınmayı beraberinde getirir.
ABD'nin eski Dışişleri bakanı ve Amerika'daki yahudi lobisinin başını çeken Henry Kissinger, Gizli Dünya Devleti'nin diğer örgütleri gibi Bilderberg' in de üyesidir. Kendisinin Türkiye'deki "Dönmeler" kitlesinden olduğu ve aynı zamanda uluslararası güç merkezleriyle irtibatının bulunduğu bilinen eski büyükelçi Coşkun Kırca, Kissinger'in bu örgütlerdeki rolü hakkında şunları söylüyor: "Katılanların birçoğu zaten katılmadan önce kendi memleketlerinde o tür platformlara uygun görüşler dillendirmiş insanlardır ve önemli insanlardır. Bu toplantılar onların katılmasıyla önem kazanıyor. Mesela Henry Kissinger zaman zaman katıldı bu tür toplantılara ama Henry Kissinger bu toplantıların dışında da konuştuğu zaman zaten söylediklerine önem atfedilir... Dolayısıyla Henry Kissinger'in bu toplantılara katılması toplantılara önem katar." Bu arada Bilderberg'in Türkiye'ye yönelik çalışmalarından Henry Kissinger'in sorumlu olduğunu hatırlatalım.
Trilateral Komisyon Yuvarlak Masa teorisine göre şekillenen örgütlerden biri de Trilateral Komisyon (TR)'dur. Bu komisyon 1973'te her ikisi de yahudi olan David Rockefeller ve Zbigniew Brzezinski tarafından kurulmuş gizli bir örgüttür. Bu iki kişinin aynı zamanda CFR üyesi olduklarını hatırlatalım. Bu örgütün ortaya çıkmasında yukarıda sözünü ettiğimiz Bilderberg grubunun çalışmalarının önemli rolü olmuştur. Her ne kadar adresi, yeri, üyeleri belli ise de yaptığı aktivitelerin ardında gizli amaçlar ABD'li istihbarat örgütleri ve NATO'nun gizli özel savaş örgütleri bulunmaktadır. ABD başkanlarının ve Avrupa, Amerika ve Japonya'daki yönetici kadroların çoğu TR üyesidir.
Tüm dünyada TR, Bilderberg ve CFR birbirinin içine girmişlerdir. Birçok etkili yönetici bunların her üçüne birden üyedir. Örneğin Amerika'daki yahudi lobiciliğinin önde gelen ismi ve ABD'nin eski Dışişleri bakanı Henry Kissinger bunların her üçüne birden üyedir. Yine eski ABD başkanı Bill Clinton, CIA eski direktörü John Mark Deutsch, Savunma bakanlığı eski sekreteri Robert Strange McNamara, ABD'nin Japonya Büyükelçisi Walter Fritz Mondale, Hazine eski sekreteri Benjamin Nye gibi isimler de her üç teşkilata birden üyedir. Bilindiği kadarıyla her üçünün de üyesi olan 48 kişi vardır.
Bohemian Kulübü Gizli Dünya Devleti'nin Amerika'daki karanlık şebekelerinden biri de Bohemian Grove (Bohemian Kulübü-BG)'dır. BG, 1880'lerde California'da kurulmuş bir cemiyettir. Üyeleri, törenleri ve faaliyetleri çok gizli tutulur. Merkezdeki çiftlik aynı anda yüzlerce kişinin hafta sonu toplantılarına katılabileceği niteliktedir. Her şehirde tapınakları vardır. Sembolleri Baykuş'tur. ABD'deki yahudi lobisinin en önemli isimlerinden olan ve ABD'nin eski Dışişleri bakanı Kissinger bu cemiyetin üyesidir. Eski başkan Ronald Reagan da bu cemiyetin üyeleri arasında yer alıyordu. Faaliyetleri her ne kadar gizli tutulsa da Bohemian Kulübü'nün SBS, Pilgrem Society, Rotary Club gibi masonik cemiyetlerle iç içe olduğu çok iyi bilinmektedir. İddialara göre Amerika'da bir istihbarat örgütünün başına getirilmenin şartı BG'den referans almaktır. BG üyeleri sadece devlet yönetiminde değil iktisadi kuruluşlarda da önemli ve kilit noktalara gelmişlerdir. Örneğin 1991'de Amerika'daki önemli iktisadi kuruluşlarda üst düzey yönetimlerde bulunan BG üyelerinin sayısı şöyleydi: Bank of America 7 direktör, Pacific Gas and Electric 5 direktör, AT-T 4 direktör, First Interstate Bank 4 direktör, McKesson Corporation 4 direktör, Ford Motors 4 direktör, General Motors 3 direktör, Pacific Bell Telephone 3 direktör. İstihbarat örgütlerinin başkanlarının veya üst düzey yöneticilerinin birçoğunun da BG ya da SBS üyesi olduğu kayıtlarda geçmektedir. Yeni Dünya Düzeni teorisinin şekillendirilmesinde BG'nin de SBS gibi önemli rolü olmuştur.
Skulls and Bones Society (Kafatası ve Kemikler Cemiyeti- SBS) Bugünkü Gizli Dünya Devleti'nin önemli karanlık örgütlerinden biri olan Skulls and Bones Society (Kafatası ve Kemikler Cemiyeti- SBS)'nin temelinin 1832'de Amerika'da atıldığı tahmin edilmektedir. Fakat bu örgütün ortaya çıkmasında da Illuminati şebekesinin rolü olmuştur. Bazı tespitlere göre 1832'de ABD'ye İlluminati'nin bir uzantısı olarak William Russell ve Alphonso Taft tarafından getirilmiştir. Alphonso Taft, ABD başkanlığı yapan ve SBS üyesi olan William Howard Taft'ın babasıdır. Fakat bu örgütün 1882 öncesindeki çalışmaları çok fazla bilinmemektedir.
SBS'nin fikriyatı ve törenleri masonlarınkine çok benzemektedir. Beyin yıkama uygulamasının bir başlangıcı olarak 'inisiasyon' töreni adı verilen bir tören uygulanır. Bu törende üyeliğe kabul edilen kişi çırılçıplak soyunup bir tabuta girer. Tabuttan çıktığında kendini yeniden doğmuş gibi kabul eder. Ondan sonra artık kafa yapısını SBS şebekesinin organizatörleri ve bu şebekenin dayandığı fikirler şekillendirir. İşleyiş tarzı Illuminati şebekesinin işleyiş tarzından farklı değildir. Son derece gizli çalışır. Üyelerinin dışarıya bilgi sızdırmamasına büyük önem verilir.
SBS'ye üyelik ancak davetle mümkündür. Yani bir kimse kendi istese de örgütün içinden bir davet olmadan bu isteği dikkate alınmaz. Örgütü organize edenler özellikle seçtiklerini almak ve onları da önemli konumlara getirmek amacıyla bu sistemi uygulamaktadırlar. Bir kişinin örgüte kabul edilmesi için Beyaz, Anglo-Sakson ve Protestan olma şartı aranır. Bu şart WASP (White, Anglo-Sakson, Protestan) kısaltmasıyla ifade edilir.
SBS'nin son 150 yılda 2500'den fazla üyesi olmuştur. Bunların hepsi de Amerika'da kilit noktalara gelmişlerdir. Örgüte alınanların aile fertleri ve akrabaları da elit tabakadan kabul edilirler. Bugünkü ABD başkanı oğul Bush da, onun babası da SBS üyesidir.
Örgütün merkezi Yale Üniversitesi'ndedir ve örgüte her yıl sadece 15 üye kabul edilmektedir. SBS üyeliğine alınacaklarda protestan olma şartı aransa da örgütün fikriyatı Illuminati'nin fikriyatı ile aynıdır. Dolayısıyla SBS de masonik örgütlenmenin bir kanadı sayılır. Masonik örgütlenmeyi ise sadece masonluğun değil aynı zamanda siyonizmin fikri alt yapısını hazırlayan Tapınak Şövalyeleri, Malta Şövalyeleri ve Illuminati şebekesi ile birlikte değerlendirmek gerekir.
Amerika'da oldukça etkili olan SBS'nin mensupları toplumda hemen her yapıya girmiştir. Bunların içinde Beyaz Saray, Yüce Divan, medya, iş ve endüstri, federal banka sistemi, kanun yapıcı kurullar, mahkemeler vs. yer alır. Birinci ve İkinci Dünya savaşlarında Avrupa'daki Illuminati şebekesi gibi Amerika'daki SBS de önemli rol oynamıştır. Yeni Dünya Düzeni teorisinin geliştirilmesinde de en önemli rol oynayan organizasyonlardan biri bu örgüttür.
SBS'yi kesinlikle Illuminati şebekesinden ayrı düşünmemek gerekir. Bu ikisinin bir çalışma irtibatı ve koordinasyon içinde olduğunu rahatlıkla tahmin edebiliriz. Ayrıca şunu ifade edelim ki SBS üyelerinin tamamına yakını aynı zamanda Illuminati'nin Yuvarlak Masa teorisine göre oluşturulan Bilderberg ve Dış İlişkiler Komisyonu (CFR) gibi organlara üyedirler.
Hepsi Bu Kadar mı? Aslında global alanda faaliyet gösteren gizli örgütlerin hepsinin bu kadar olmadığı sanılmaktadır. Bunlar sadece isimleri duyulmuş ve faaliyet yaptıklarından biraz haberdar olunmuş örgütler. Faaliyetlerinin içeriği ise bilinmiyor. Gizli örgütlerin ortaya çıkmamış olanlarının da bulunduğuna işaret eden eski büyükelçi İsmail Berdük Olgaçay'ın bu örgütlerin faaliyetleri ve etkileri hakkında dikkat çektiği hususlar gerçekten düşündürücü: "Gizli olmaları doğaları gereğidir. Şimdi diyelim ki orada Türkiye'deki bir parti hakkında herhangi bir karar alındı veya Apo'nun asılıp asılmaması konusunda bir karar alındı. Siz bunu nasıl açıklarsınız? Doğal olarak açıklayamaz ama uygulamak zorunda kalırsınız. Ve uygulamak zorundasınız."
Özellikle üçüncü dünya ülkelerinin bu tür platformlarda alınan kararları uygulamalarının zorunlu olduğuna vurgu yapan emekli büyükelçi "ya uygulanmazsa?" sorusuna şu cevabı veriyor: "Burada gaye sözü geçen hükümetlerin kendilerine yakın olan hükümetlere yaşama hakkı vermeleri, kendilerine uzak olanlara ise yaşama hakkı vermemeleridir. Yani uygulanmama noktasında veya muhalefet noktasında şansınız yok, sizi her alanda sıkıştırırlar ve yaşama hakkı elinizden alınır."
Olgaçay'ın bu tespitine Kanada'da yayınlanan Toronto Star isimli gazetenin 30 Mayıs 1999 tarihli sayısında yer alan bir değerlendirme de önemli dayanak oluşturuyor. Gazetenin bir bilim adamına dayandırdığı tespiti şöyle: "Bilderberg çok güçlüdür. Aldığı her kararı istediği ulusa dayatma gücüne sahip. Dolayısıyla bir ülkeyi yükseltmesi de çöküntüye sevk etmesi de an meselesidir." Burada belki biraz abartma olabilir ama Bilderberg'in tek başına olmadığı, Gizli Dünya Devleti'nin diğer organlarıyla işbirliği içinde çalıştıkları, bunların da çağımızın etkili ve güçlü ülkelerinin yöneticilerini bünyelerinde topladığı dikkate alınırsa konu biraz daha açıklık kazanır.
Gizli Dünya Devleti ve Rockefeller Ailesi ile Rothschild Ailesi Bu iki aileden daha önce çeşitli vesilelerle söz ettik. Burada her ikisi de yahudi olan bu iki aileden özel bir başlık altında ve ayrıntılı bir şekilde söz etmek istiyoruz. Çünkü bu ailelerin mensuplarının adları Gizli Dünya Devleti'nin örgütleriyle bağlantılı olarak sıkça geçmektedir.
19. yüzyılın büyük bir çoğunluğunda, bir Yahudi bankacılar ailesi olan Rothschild Ailesi, Avrupa'nın para marketlerini yönetti. Birçok Avrupa toplumu, borçlarını, savaş tazminatlarını ödemek veya barış projelerini finanse etmek için Rothschild'lardan para borçlandı. Ailenin ismi, yani Rothschild ismi, bir atalarının dükkanının işareti olarak kullandığı kırmızı bir kalkandan (a red shield, Almanca'da rothen schilde) gelmektedir.
Mayer Amschel Rothschild (1744-1812) aile servetinin kurucularından olmuştur. Almanya'da, Frankfurt-am-Main'deki yahudi bölgesinde doğmuştur. Bir tüccardı ve dövizcilik gibi birkaç bankacılık servisinde bulundu. Nadir madeni para uzmanı olan Mayer Amschel Rothschild pek çok zengin eve katılabilme imkanını elde etti. Özellikle de seçme hakkına sahip olan William of Hesse-Kassel'in evine girebilecek ayrıcalığa sahip olması önemliydi. Kısa sürede, seçme hakkına sahip bu şahsın başlıca ekonomik işleri ile uğraşmaya başladı. Mayer Amschel Rothschild beş oğlunu da aile işinde çalışmak üzere yetiştirdi.
Rothschild'lar uluslararası bankacılar olarak ün kazanmalarını, Napolyon Savaşları'na borçludurlar. Mayer Amschel'in üçüncü oğlu Nathan Mayer (1777-1836), 1800 civarlarında İngiltere'ye gitti ve Napolyon'un kuşatması sırasında İngiltere için eşyalar kaçırdı. Kardeşlerinin yardımı ile, Nathan Mayer ayrıca İspanya'daki İngiliz ordusunu finanse etmek amacıyla Fransa'dan altın da taşıdı. Bu çabaları, Nathan'a İngiliz hazinesinin temsilcisi ünvanını kazandırdı. Savaşın sonunda, Rothschild Ailesi Fransa ve Avusturya'ya borç vermekle yükümlüydü.
Nathan'ın erkek kardeşi Jacob ya da James (1792-1868), Fransa'nın başkenti Paris'te bir banka kurdu. Onun kardeşi Salamon Mayer ise (1774-1855) Avusturya'nın başkenti Viyana'da bir banka kurdu. Bir diğer erkek kardeş Karl Mayer (1788-1855) İtalya'nın Naples şehrinde bir başka banka kurdu ama tutunamadı ve 1861 civarında kapattı. En yaşlı kardeş Amschel Mayer (1773-1855), Frankfurt'taki ekonomik işlerden sorumlu olarak kaldı.
Rothschild Ailesi, Avrupa ve Amerika'da tren yollarını finanse etti ve ABD'de isteyenlere borç alma imkanı sağladı. Nathan Mayer'in oğlu Lionel Nathan (1808-79) 1875'te Süveyş Kanalı'nın kontrolünü satın alması için Başbakan Benjamin Disraeli tarafından kullanılmak üzere İngiltere'ye borç verdi. Lionel Nathan İngiliz Meclisi'ne seçilen ilk Yahudiydi ve onun oğlu Nathan Mayer (1840-1915) ilk Baron Rothschild oldu.
Rothschild'lar birçok onur ve unvan elde ettiler. İngiliz ve Fransız ailelerinin üyeleri olanlar ise kendilerini bilim adamları ve hayırsever olarak tanıtmışlardır.
Rothschild ailesinin 2000' li yıllara üç trilyon dolar sermaye ile girdiği tahmin edilmektedir. Bütün bu bilgilerden anlaşıldığı üzere bu aile faiz prangasını kullanarak hem siyasi yönetimleri kendilerine bağlamış, hem de bu yolla büyük gelirler elde etmiş, servetlerine servet katmışlardır. Tabii servetlerini katlamalarına paralel olarak yönetimler üzerindeki etkileri ve güçleri de artmıştır. İşte bu etki ve güçlerini kullanarak, başta Illuminati şebekesi olmak üzere destekledikleri bütün karanlık teşkilatların ve masonik örgütlerin elemanlarının istedikleri yerlere gelmelerini sağlamışlardır. Onların bu etkinlikleri de kendilerine siyaset meydanında "parlak" bir gelecek hazırlama hayalleri yapanların onların ağlarına düşmelerini kolaylaştırmıştır.
Rockefeller ailesi, Amerika'daki yahudi lobisinin başını çeken bir ailedir. Bu aile de Rothschild ailesi gibi başlangıçta banka ve finansman işine ağırlık verdi. Bu yüzden Amerika'da yıllardan beridir para piyasalarında saltanat sürmektedirler. Hatta Amerika'da sermaye alanında 150 yılı aşan bir Rockefeller hanedanlığından söz edilir. Fakat sadece finans ve para piyasasında kalmamışlardır. Petrolden endüstriye çok geniş bir alana yayılmış ve oldukça güçlü bir sermayenin sahibi olmuşlardır. Özellikle petrol alanında tam bir dev ve tröst haline gelmişlerdir ve Amerika'nın en önemli petrol şirketleri onların elindedir.
Ailenin Rockefeller Vakfı adıyla bir vakıfları da bulunmaktadır. Bu vakfın amacı da Illuminati ve Yuvarlak Masa şebekesinin ağına düşecek yöneticiler yetiştirmek amacıyla üniversite çağındaki öğrencilere burs temin etmektir. İsmi daha önce birkaç kez geçen yahudi Henry Kissinger bu vakfın danışmanlarındandır. Kissinger'in Rockefeller ailesiyle danışmanlığın ötesinde oldukça derin ilişkileri bulunmaktadır. Bu yüzden birçok çalışmalarında ortaktırlar. Rockefeller Vakfı aynı zamanda Beyaz Saray'a strateji üreten bir 'think tank' kuruluşu gibi çalışmaktadır. Bu çalışmasının asıl amacı ise ABD'nin politikasına yön vermektir. Bu vakıf Türkiye'de yönetimde üst kademelere kadar gelmiş bazı kişilere de burs vermiştir.
Chase Manhattan Bank (CMB), Rockefeller ailesinin finans kurumlarından biridir. Adında geçen Manhattan, New York'ta yahudilerin oldukça yoğun oldukları adanın adıdır. Bu bankanın şah dönemi İran'da çeşitli yatırımları bulunuyordu. Uluslararası Temel Endüstri Ortaklığı (IBEC) ailenin bir ferdi olan Nelson Rockefeller tarafından kurulmuştur. Aileye ait şirketlerin Suudi Arabistan' da birçok yatırımı bulunmaktadır. Suud petrollerine hakim durumdaki ünlü ARAMCO şirketinin hisseleri Rockefeller ailesine ait dört şirket arasında paylaştırılmıştır. Bunlar da Texaco, New Jersey Oil, Socony Vacum ve California Standart Oil şirketleridir. Bu dört şirket 1944'te bir araya gelerek ARAMCO'yu kurmuşlardır.
Merkezi Londra'da bulunan Harts Horn J. E. Oil Company and Goverments' ın yayınladığı istatistiklere göre Ortadoğu petrollerinin % 99'u yedi büyük petrol şirketinin kontrolü altındadır. Bu şirketlerin beşi yahudi Rockefeller ailesine aittir. Geriye kalan iki şirketten Shell'in sahibi Marcus Samuel ve Royal Dutch'ın sahibi Wiliam Detending de yahudidir.
Ünlü American International Corporation (AIC)'ın ortaklarından biri de Rockefeller ailesidir. Ailenin Avrupa'daki bazı bankalarla da iş bağlantısı olduğu bilinmektedir.
Daha önce sözünü ettiğimiz Yuvarlak Masa teorisine göre oluşturulmuş olan Trilateral Komisyon'un fikir babalığını da Rockefeller ailesine mensup David Rockefeller ve yine bir yahudi olan Zbigniew Brzezinski yapmıştır.
David Rockefeller'in tek marifeti zikrettiğimiz komisyonun fikir babalığını yapmak değildir. Hıristiyan ve Yahudi Milli Konferansı'na üyedir. Komünizmin çöküş merhalesinde yahudi sermayesinin Sovyetler Birliği'nden ayrılan ülkelere kazık çakmasında önemli rol oynamıştır. Bunda Sovyetler'deki komünistlerle eski dostluğunun önemli rolü olmuştur. Yukarıda sözünü ettiğimiz global gizli örgütlerin tümünde Henry Kissinger'den çok daha fazla etkinliği vardır. CFR, Bilderberg ve Trilateral Komisyon'un her üçünün de birinci derecede David Rockefeller'in kontrolünde olduğu bu örgütlerle yakından ilgilenenlerin çoğunda oluşan yaygın bir kanaat. Hatta bu üç örgütün kralının David Rockefeller, baş danışmanının da Henry Kissinger olduğuna inanılmaktadır. Her ikisi de yahudi ve her ikisi de Amerika'daki yahudi lobisinin başını çekenlerden. Bu üç büyük örgütün kendi iç hiyerarşisinde merkezde bulunan kişiye "boğanın gözü" denmektedir ve hali hazırda "boğanın gözü"nün David Rockefeller olduğuna inanılır.
Hitler'in Yükselişinde Gizli Ellerin Rolü Siyonistlerin Hitler sömürüsü bugün hala sürmektedir. Aslında bu işin arkasında duran gerçek, nispeten gün yüzüne çıkmıştır. Ama ne yazık ki, gizli eller bu gerçeklerin yazılmasına ve konuşulmasına pek fırsat vermek istemiyorlar. Biz Hitler ve Nazizm gerçeğini de biraz tahlil etmek istiyoruz.
Her şeyden önce Hitler'in yükselişi ve Almanya'da yönetimi ele geçirmesi bir tesadüfün eseri değildir. 1919'da Paris yakınlarında gerçekleştirilen Versailles Barış Konferansı'nda Almanya, ödemesi mümkün olmayan tazminatlara mahkum edildi. Bu tazminat kararlarını alanların başında gelenler ise Illuminati şebekesinin organı durumundaki Yuvarlak Masa üyeleriydi. Bu karar Almanya'yı ciddi bir ekonomik çöküşe sürükledi. Zaten amaçlanan da buydu. İşte bu ekonomik çöküş, Hitler'in bir kurtarıcı gibi yükselmesi için şartları hazırladı.
Nazizmin siyasi mekanizması durumundaki Nasyonal (Ulusal) Sosyalist Parti, Almanya'da ilk ortaya çıktığında pek tanınmıyordu. Fakat ülkenin tanınmış sanayicilerinin bu partiye girmesiyle birlikte biri birden tanınmaya ve yıldızı parlamaya başladı. Krupp, I. G. Farben ve diğer bazı yahudi şirketlerinin sahipleri 1929'da bu partiye girdi. Bunların partiye girmeleri ani bir kararla ve hızla gerçekleşmişti. Bu kişiler Hitler'in parti içinde yükselmesinde önemli rol oynadılar. Bunun için her türlü maddi yardımı yaptılar.
Sadece sanayiciler değil yahudi bankerler de Hitler'e istediği yardımı yapıyorlardı. Uluslararası alanda faaliyet gösteren yahudi banker Warburg, Amerika'nın ünlü yahudi ailesi Rockefeller adına Hitler'le irtibat kurarak yardım teklifinde bulundu. Henry Coston, La Haute Finance et Les Revolutions adlı eserinde Warburg'un Hitler'le bağlantı kurması ve desteği hakkında şu bilgileri veriyor: "Warburg, Almanya'ya geldiğinde Hitler'in danışmanlarıyla görüşmeler yaptı. Temsil ettiği Amerikalı finansörler adına Führer'e başa geçmesi için 10 milyon dolar vaat etti. Hitler, Wall Street'teki koruyucularıyla devamlı mektuplaşıyordu: 'Hareketimiz Almanya'da büyük bir hızla gelişiyor. Bana gönderdiğiniz para bitti. Bir dahaki sefere ne kadar alabileceğimi bana bildirmenizi önemle rica ederim.' Hitler. Hitler'in bu ricası yahudi bankerler tarafından karşılıksız bırakılmadı. Yapılan kısa bir toplantıdan sonra Nazilere 15 milyon dolarlık yeni bir yardımın yine Warburg aracılığıyla ulaştırılması kararlaştırıldı."
Hitler'e maddi yardım yapanlardan biri de yine yahudi banker ailelerden ve Royal Dutch Shell şirketinin sahibi Samuel ailesiydi.
Hitler'in yahudi para babalarıyla ilişkisine dair bilgileri çok fazla uzatmaya gerek görmüyoruz. Ancak bu konuda özel bir araştırmaya yetecek kadar bilgi olduğunu hatırlatmakta yarar görüyoruz.
Yukarıda üzerinde durduğumuz ve Gizli Dünya Devleti'nin en önemli organlarından biri durumundaki Bilderberg'in kuruluşunda birinci derecede rol oynayan Hollanda prensi Bernhard'ın aynı zamanda Nazi SS örgütünün üyelerinden olduğunu daha önce belirtmiştik. SS, Koruyucu Kademe anlamına gelen Schutz Staffel isimlendirmesinin kısaltmasıdır. Hitler, bu özel birliği 1925'te kendisinin korunması için kurdurmuştu. Başlangıçta küçük bir örgüt olan bu birliğin, Nazilerin iktidara geldiği 1933'te 50 bin kişilik mensubu oldu. Böylece büyük bir ordu haline geldi. Daha çok ordu disiplininde çalışıyordu. Başına geçirilen Heinrich Himmler ise fanatik bir ırkçı olarak tanınıyordu. İlginçtir ki Himmler'in baş yardımcılığına da yahudi kökenli Reinhard Heydrich getirilmişti. Nazilerin hüküm sürdüğü bölgelerdeki Yahudileri göçe zorlama veya ikna etme görevini de SS'ler üstlenmişti. "Yahudi Sorunu" olarak isimlendirilen, gerçekte ise yahudileri göçe zorlamayı amaçlayan programı uygulama işiyle ise adı geçen Reinhard Heydrich ile Adolf Eichman adlı ikinci bir yahudi ilgileniyordu.
Hitler'in hüküm sürdüğü bölgelerde estirdiği anti-semitist (yani yahudi karşıtı) terör Filistin topraklarına yahudi göçünü son derece hızlandırmıştır. Öyle ki 1917'de İngilizlerin Filistin topraklarını işgal etmelerinden itibaren yapılan onca teşvike rağmen 1933'e kadar gerçekleşen göçlerle birlikte Filistin topraklarındaki yahudi nüfusun sayısı 150 bini geçmemiştir. Ama Hitler'in 1933'te iktidarı ele geçirmesinden sonra anti-semitist terör estirmesiyle birlikte yahudiler çekirge sürüleri gibi Filistin'e akın etmeye başlamışlardır. Çünkü Hitler'in adamları birkaç yahudiyi öldürüp kamyonetlerin arkasına atarak yahudilerin yoğun olduğu mahallelerde dolaşarak: "Buraları terk etmezseniz sizin sonunuz da böyle olacak" diye ilanlar yayınlıyorlardı. Hitler'in adamları yahudileri sadece tehdit yoluyla değil ikna yoluyla da göçe yöneltiyorlardı. Fırınlama, binlerce insanın kitleler halinde katledildiği iddiaları ise siyonistlerin yıllardan beridir sömürü aracı olarak kullandıkları efsanelerden ibarettir. Hitler terörü sebebiyle yahudilerin Filistin topraklarına akın etmesi neticesinde II. Dünya Savaşı'nın sona erdiği 1945'e gelindiğinde Filistin topraklarındaki yahudi nüfusun sayısı 800 bine ulaşmıştı. Böylece Filistin'de bir "İsrail" devletinin kurulması için yeterli insan potansiyeli oluşmuş oluyordu. Zaten Hitler'in görevi de işte bunu sağlamaktı. Hitler'in görevini tamamlamasından sonra defteri de dürüldü. II. Dünya Savaşı'ndan büyük bir yenilgiyle çıkan Hitler kurtuluşu intiharda buldu.
Gizli Dünya Devleti'nin Para Tuzakları: IMF ve Dünya Bankası Bu iki kuruluş, Gizli Dünya Devleti'nin özel fitne politikalarıyla ve oyunlarıyla çıkarılan II. Dünya Savaşı'nın getirdiği ortamdan yararlanılarak kurulmuş para tuzaklarıdır. Bu kurumlardan tarih boyunca sürekli zayıf devletleri borç batağına sokmak, borç yoluyla ayaklarına pranga vurmak, verilen borç karşılığında siyonistlerin kontrolündeki finans kurumlarına faiz geliri sağlamak, bütün bunlara rağmen yine de verilen kredi karşılığında dolaylı sömürgeciliğe esir edilen ülkelere belli politikaları zorla kabul ettirebilmek için yararlanılmıştır. Biz burada bu iki tuzaktan biraz daha ayrıntılı olarak söz etmek istiyoruz.
IMF (Uluslararası Para Fonu) Kuruluşu, II. Dünya Savaşı'nın bitmesinin hemen ardından yani 1945'te gerçekleştirilmiştir. 1-22 Temmuz 1944 tarihleri arasında ABD'nin New Hampshire eyaletinin Bretton kasabasında 44 ülkenin katılımıyla gerçekleştirilen konferansta alınan karar doğrultusunda 27 Aralık 1945 tarihinde kuruluşu resmen ilan edilmiştir. Kuruluşa merkez olarak Washington DC seçilmiştir. Kuruluşta ilk başkan olarak da Belçikalı Camilla Gutt seçilmiştir. Üyelikte zorlayıcı kriterler aranmadığı için ve bu teşkilattan kredi alınabilmesi için üyelik şart koşulduğundan üye ülke sayısı hızla artmıştır. Bugün 182 ülke bu teşkilata üyedir.
Üye ülkelerin gayri safi yurtiçi hasılası, ortalama rezervleri, cari dış ödemelerinin yıllık ortalaması gibi parametreler esas alınarak hesaplanan üyelik payları vardır. Bu üyelik payına 'kota' denir. Kotalar, üye ülkelerin IMF'deki oy gücünün, kuruluştan yararlanabileceği mali imkanın miktarının ve tahsis edilecek Özel Çekme Hakkı (SDR) miktarının belirlenmesinde tek ölçü olarak kullanılır. Üye ülkelere şartlar gereği özel bir imkan tanınmaz ama acil ve önemli durumlarda kotasının sadece üç katı tutarında IMF kaynağı alabilir. IMF'e üye her ülkenin toplamdaki oy oranları ve yüzdeleri eşit değildir. Amerika'nın toplamdaki oy oranı % 17.35 Türkiye'nin toplamdaki oy oranı % 0.49, Rusya'nın % 2.79, Çin'in ise % 2.20'dir. Buradan da görüleceği üzere ABD'nin karar mekanizmasındaki oy hakkı Türkiye'nin hakkının 35 katıdır. Kaldı ki ABD'nin oyun ötesinde birtakım yaptırım ve engelleme imkanları da bulunmaktadır.
****
Kurumun örgütlenmesinde IMF başkanı ve kurumun kararlarının alındığı iki merkez vardır: Guvernörler Kurulu ve İcra Direktörleri Kurulu. IMF nezdinde başta ABD olmak üzere, Avrupa Birliğine üye gelişmiş ülkelerce onaylanmayan hiçbir karar alınmadığı gibi IMF'ce alınacak olan her karar, bu gelişmiş ülkelerin menfaati ve siyasi beklentileri doğrultusunda olmak zorundadır. Ülkelerin sunduğu programlar 1-2 yılı kapsarsa stand-by düzenlemesi, 3-4 yılı kapsarsa süresi uzatılmış düzenleme olarak adlandırılır.
IMF'in mali imkanlarını kullanmak isteyen ülkelerin, istek ve önerileri dikkate alarak veya IMF dayatması doğrultusunda hazırladıkları ekonomik istikrar programı diğer adıyla 'Niyet Mektubu' İcra Direktörleri ve Guvernörler Kurulu'nun onayına sunulur. ABD Başkanı Eisonhower döneminde ekonomik işlerden sorumlu Dışişleri bakan yardımcısı Douglas Millon'un ABD Kongre Bankacılık ve Para Komisyonu'nda 4 Mart 1959'da yaptığı konuşmada sarf ettiği sözler IMF'in siyasi ve ekonomik politikaları geri kalmış ülkelere kabul ettirme konusunda ne derece etkili olduğu hakkında bazı ip uçları içermektedir: "Uluslararası bir kuruluş olarak Para Fonu'nun bağımsız hükümetlere mali konularda fikir vermesi ve/veya yardım karşılığında bazı konularda ısrar etmesi gelişmiş ülkelerin hükümetlerinin aynı şeyi yapmalarından daha önemlidir. Bu nokta son derece önemlidir. Para ve maliye gibi hassas konularda hükümetler, nesnel yansız ve yetenekli bir uluslararası kuruluşun görüşlerini ne kadar iyi niyetli olursa olsun, bir diğer hükümetin görüşlerine yeğlerler"
IMF'in politikası hakkında, J.Marcus Fleming, The International Monetary Fund adlı eserinde şu özlü bilgileri vermektedir: "IMF, güçlü ve zengin ülkelere döviz kurlarını desteklemek amacıyla büyük yardımlar sağlarken, bu ülkelerin döviz kurlarının ve ticaret politikalarının belirlenmesinde etkili bir rol oynayamaz. Fon'un uluslararası spekülasyonlardan kaynaklanan krizlerdeki çaresizliği ve uluslararası bir kuruluş olmasına rağmen kendi politikalarını üçüncü dünya ülkeleri dışındaki ülkelere dikte ettirememesi son derece ilginçtir."
IMF'in görünen yüzü ile gizlenen yüzü oldukça farklıdır. Kamuoyu IMF'i "çok zengin sermayeli bir banka ve dünya çapında bir finans kurumu" şeklinde tanımaktadır. Oysa IMF'in asıl işlevi ve özelliği "aracı kefalet kurumu, tefeci ve komisyoncu" olmasıdır. Bu işi de ağırlıklı olarak aşağıda tanıtacağımız Dünya Bankası'nın veya Amerika'daki siyonist lobiye mensup kişilerin elindeki finans kurumlarının kasalarını kullanarak yapar. Böylece hem geri kalmış ülkelerin yönetimlerinin ayaklarına pranga takmış ve onları Gizli Dünya Devleti'nin güdümüne sokmuş hem de yahudi sermaye sahiplerinin paralarının işlemesini, onların büyük miktarlarda faiz gelirleri kazanmalarını sağlamış olur.
IMF'nin kredi sağlama konusunda izlediği metot da yeterince bilinmemektedir. Sürekli "kredi aldık, kredi verdi" ibareleri kullanıldığından insanların zihinlerinde, açıklanan rakamlara tekabül eden miktarlarda paranın kredi alan devletin hazinesine aktarıldığı şeklinde bir kanaat oluşmaktadır. Oysa IMF'in yaptığı sadece kalem oynatmaktan ve kağıt karalamaktan ibarettir. Bunun karşılığında muhatap devlet adına belirlenen miktarda para, IMF yetkilileri tarafından kabul edilen resmi veya özerk kurumların hesaplarına, yine belirlenen amaçlar doğrultusunda kullanılmak şartıyla aktarılır. Bu yüzden de bazen haberlerde "kredi alındı, alınacak" ifadesi yerine "serbest bırakıldı, bırakılacak" ifadesi tercih edilmektedir. Yani IMF'in yaptığı bir tür çek yazmaktır.
IMF'in Gizli Dünya Devleti'nin Örgütleriyle Bağlantısı IMF'in asıl dikkat çekilmesi gereken yönü Gizli Dünya Devleti'nin örgütleriyle arasındaki irtibattır. Fakat bu yönüne çok fazla dikkat çekilmez. Batılı araştırmacılardan Peter Thompson, IMF'in bu bağlantısı hakkında şu bilgiyi verir: "Batının uluslararası koordinasyonunu sağlayan aygıtların başında Batı Avrupa ve Kuzey Amerika elitlerini bir araya getiren Bilderberg toplantıları gelir. Bu toplantılarda alınan kararlar ise BM, IMF, Dünya Bankası, OECD ve NATO gibi ekonomik, politik kurumlar aracılığıyla hayata geçirilir."
IMF yöneticilerinin geneli başta Bilderberg ve CFR olmak üzere Gizli Dünya Devleti'nin muhtelif örgütlerinin toplantılarına özenle katılırlar.
IMF Kirli İşlerde IMF'in kredi karşılığında istedikleri sadece iktisadi alanla ilgili değildir. Birtakım siyasi hesaplara dayanan kirli planlarını da dayattığı olmaktadır. İşte iki örnek:
Fransız Haber Ajansı (AFP)'nin yayınladığı bir habere göre Yemen 1996'da IMF'ten 280 milyon dolar kredi ister. Bunun karşılığında iki şart ileri sürülür:
-Hükümet kademelerinde İslami akımlara karşı mücadele edilmesi,
-İslami banka kurulması çabalarına izin verilmemesi.
Bir diğer önemli örnek de Çeçenistan savaşının yol açtığı ekonomik açığın kapatılması amacıyla Rusya'ya verilen destektir. Rusya'ya günlük maliyeti beş milyon dolar olan savaşın ekonomik yükünün hafifletilmesi amacıyla IMF, bu ülkeye önemli miktarda kredi verir. Dünya İktisat Enstitüsü'nde görev yapan uluslararası ilişkiler uzmanı Viktor Bosok'un yaptığı açıklama bu konuda önemli bir ipucu vermektedir: "Rusya'nın IMF'e Ekim 1999'da 369 milyon, Kasım 1999'da da 800 milyon dolar geri ödemesi varken, IMF'ten bu dönemde 1 milyar dolar kredi alması son derece anlamlıdır."
Başta Afrika ülkeleri olmak üzere birçok üçüncü dünya ülkesinin ekonomik yönden geri kalmasında ve halklarının aç bırakılmasında IMF'in dayattığı politikaların önemli rolü bulunmaktadır. 1993 yılında Afrika Sendikalar Birliği Genel Sekreteri Hasan Sunmonu, Herald Tribune gazetesinde yayınlanan açık mektubunda IMF'in uygulamalarıyla ilgili olarak şunları anlatıyordu: "IMF ve Dünya Bankası bölgedeki askeri ve totaliter diktatörlükleri sürekli destekleyen bir politika izlemektedir. Bu dönemde IMF ve Dünya Bankası'na yönelik çiftçi protestoları vahşice bastırılmıştır. Bu iki organizasyonun Afrika'ya verdiği en büyük zarar ise dayattıkları tarım politikaları oldu. Fakir Afrika ülkeleri ihtiyaçları olan gıda maddeleri yerine kakao, pamuk, kauçuk gibi maddelerin üretimine zorlanmışlar, gıda maddelerini ise AB ve ABD'den ithal etmeye mecbur bırakılmışlardır. Son 10 yılda Afrika 100 milyar dolar borç faizi ödemiştir. Bu borçları ödeyebilmek için kamu kuruluşlarının özelleştirilmesini şart koşan IMF, İngiltere gibi liberal ekonominin kalesi sayılan bir ülkede 12 yılda kamu kuruluşlarının sadece yüzde 12'sinin özelleştirildiği gerçeğini göz ardı ederek, bu konuda siyasi iktidarlar üzerinde baskı kurmuştur."
Ülkelerdeki önemli ekonomik kararların, acı reçetelerin ve hatta pek çok ihtilallerin ve hükümet değişikliklerinin, IMF merkezinde planlandığı araştırmacıların özellikle üzerinde durdukları bir husustur. Venezuella Cumhurbaşkanı'nın: "Ülkemizdeki ekmek ve benzin fiyatlarından memur ve işçi maaşlarına, yatırım alanlarından ihracat ve ithalat kotalarına kadar her sahada etkili olan bu kuruluşun, siyasi iktidarları değiştirme yetkisinin de olacağını düşünüyorum" sözü bu açıdan dikkat çekicidir.
Türkiye ve IMF Türkiye 1947 yılında IMF'e üye olmuştur. 1970 yılından itibaren ise IMF'in istek ve önerileri doğrultusunda ekonomik istikrar programları hazırlamıştır. Şimdiye kadar 17 stand by anlaşması imzalamıştır. İmzaladığı 16 stand-by anlaşması ile IMF'in mali imkanlarından ve kendi SDR'sinden 4 milyar 362 milyon dolar kredi almıştır. Bunun karşılığında IMF tarafından dayatılan ve Türkiye'yi ekonomik yönden bayağı gerilere götüren, çeşitli alanlardaki üretimlerine kota koyan, dış ticaretini sınırlandıran pek çok programı uygulamak zorunda kalmıştır. 1947'den buyana ve 16 stand-by anlaşmasına imza atarak aldığı kredilerin toplamı ise Amerika'nın İsrail'e bir yılda verdiği yardımdan sadece 1 milyar dolar fazladır. Değer olarak düşünürsek aldığı toplam kredi 215 adet orta halli savaş uçağına tekabül etmektedir. Türkiye'nin kullandığı kredilere üyelik karşılığında yatırmak zorunda olduğu katılım payı karşılığındaki para çekme hakkı yani SDR'si de dahildir.
Dünya Bankası Dünya Bankası, IMF'in bir kardeş kuruluşu olarak bilinir. Merkezi Washington'dadır. IMF ile aynı binada ve tam bir koordinasyon içinde çalışır.
Birleşmiş Milletler'e bağlı mali kuruluş olan Dünya Bankası 1944 yılının Temmuz ayında, Birleşmiş Milletler Para ve Maliye Konferansı'nda alınan kararlar doğrultusunda kurulmuştur. Ancak resmi kuruluşu Haziran 1946'da gerçekleşti. Dünya Bankası, öncelikli olarak II. Dünya Savaşı sonrası imar etkinliklerini desteklemeye yönelik krediler vermiştir. Yani II. Dünya Savaşı'nın yol açtığı yıkım ve tahribat sebebiyle Gizli Dünya Devleti'nin de finansörleri olan siyonist finansörlere gün doğmuştu. Üstelik işin hamallığını başkalarına yaptırıyor kendileri sadece para ve kredi temin etmek suretiyle servetlerine servet katıyorlardı. Paralarının herhangi bir şekilde riske girmemesi için de onu uluslararası güvenceye sokmak amacıyla BM'e bağlı bir uluslararası banka kurdurmuşlardı ve kanal olarak onu kullanıyorlardı.
Dünya Bankası kredilerini 1949'dan sonra ekonomik kalkınma amaçlı projelere kaydırmıştır.
Dünya Bankası'nın en yetkili organı Guvernörler Konseyi'dir. 20 kişiden oluşur ve borç para verme işlemleri üzerinde karar alır. Mevcut sermayesi 171 milyar dolardır.
Kredi vereceği zaman şu kriterlere bakar: 1) Kredinin doğrudan devlete veya hükümetlerin güvencesi altında olmak şartıyla özerk kuruluşlara verilmesi, 2) Genellikle 15 veya 20 yıl vadeli verilmesi 3) Mali piyasadaki faiz oranına yakın faizle verilmesi
NATO ve Gizli Dünya Devleti NATO, II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan bir askeri bloktur. Ancak gerçekte Gizli Dünya Devleti'nin askeri kanadı niteliği taşımaktadır. Kuruluşunun gerekçesi Sovyet tehdidiydi. Yani Sovyet tehdidiyle karşı karşıya ülkeleri bir ortak savunma bloku içinde bir araya getiriyordu. Dolayısıyla bloka girecek ülkelerden herhangi birine yönelecek tehdit ya da saldırı tümüne yönelik kabul edilecek ve ortak savunma yapılacaktı.
Bunlara bakılırsa gerekçe masum gibidir. Fakat arka plana baktığımızda yine o karanlık örgütlerin elleriyle karşılaşıyoruz. Jean Monnet adlı araştırmacının Memoires adlı eserinde şöyle denir: "NATO, Amerika'daki en güçlü yahudi lobilerinden biri olan CFR tarafından kurulmuştur... Kurucuları arasında Bilderberg, Trilateral ve CFR üyesi Joseph Luns, CFR ve Bilderberg üyesi George Marshall, yine CFR ve Bilderberg üyesi Dean Acheson bulunmaktadır." Alle E. Roberts'in Brother Truman adlı eserinde de şöyle denir: "(NATO'nun) öncülüğünü yahudi ve mason ABD başkanı Truman yapmıştır." İlk NATO başkumandanı da CFR üyesi ve yahudi lobilerine önemli katkıları olan General Eisenhower'di. Historia Hors Serie'de yazdığına göre sonraki başkomutanlarından General Lemnitzer de bir yahudi ve masondur. İlhami Soysal'ın Dünya'da ve Türkiye'de Masonlar ve Masonluk adlı kitabında yazdığına göre yine NATO başkomutanlarından Omar Bradley de bir masondur. Bunlar NATO'nun üst kademelerinde görev almış masonların sadece birkaçı. Bunların dışında da NATO'nun üst kademelerinde görev almış daha birçok isim mason teşkilatlarına üyeydi. Bunların tamamının Gizli Dünya Devleti'nin geri planda durup dünyaya yön vermeye çalışan örgütleriyle doğrudan irtibatı vardı.
Gladio ve Gizli Dünya Devleti Gladio, daha çok İtalya'daki siyasi cinayetleriyle adını duyurmuş bir gizli örgüttür. Ancak bu örgütün NATO'nun gözetiminde çalışan bir özel tim olduğu kesindir. NATO'nun doğrudan düşman ilan edemediği kişilere veya siyasi mekanizmalara karşı Gladio kullanılmıştır. Örgüt sadece siyasi cinayetler gerçekleştirmekle kalmamış, zaman zaman askeri darbelerin zeminlerini ve şartlarını da hazırlamış, hatta bu tür darbeleri yönlendirmiştir.
Gladio NATO ile paralel kurulmuştur ve görünüşte amacı herhangi bir komünist saldırı karşısında gerilla savaşını organize etmekti. Örgütün finansmanı ise büyük ölçüde ABD tarafından sağlanmıştır. Bu arada bir yandan da medya kanalıyla anti-komünist propaganda faaliyetlerini organize edecekti. Yöneticileri NATO üyesi ülkelerde eğitim görüyordu.
Faaliyetlerini genellikle gizlice yürüten Gladio sadece NATO üyesi ülkelerde değil, Avusturya, İsveç, Norveç gibi NATO üyesi olmayan ülkelerde de örgütlenmiştir. Farklı ülkelerde farklı kod adlarıyla çalışma yapıyordu. Örneğin İtalya'da Gladio, Yunanistan'da B-8 ya da Sheep Skin (Koyun Postu), Belçika'da SDRA-8, Hollanda'da NATO Command, Almanya'da Gehlen harekatı (kurucusu General Reinhard Gehlen'e nispetle), Avusturya'da Schwert, İngiltere'de Secret British Network kod adıyla çalışma yapıyordu. Türkiye'deki kontrgerillanın da bir Gladio uzantısı olduğu iddia edilmektedir.
Gladio'nun şekillendirilmesinde rol oynayan önemli şahıslardan General Reinhard Gehlen aynı zamanda bir Naziydi. İşin ilginç tarafı ise bu kişinin İsrail'in gizli servisi MOSSAD'la da bağlantısının olmasıydı. Bütün bu bağlantılar Gizli Dünya Devleti'nin geri plandaki faaliyetleri hakkında önemli ip uçları veriyor olmalı. General Gehlen, Gladio'nun oluşturulması ve şekillendirilmesi merhalesinde önemli rol oynadı ve bu konuda Hitler'in yanında edindiği tecrübeden yararlandığı tahmin edilmektedir.
Gladio'nun siyonizmle bağlantısı hakkında Richard Deacon, The Israeli Secret Service adlı eserinde şu işaretleri veriyor: "Almanya'daki kontrgerilla hareketi Gehlen Organizasyonu savaş sonrası dönemde istihbarat toplamak üzere kurulan bir örgüt. Örgütün başı Reinhard Gehlen, CIA yoluyla ABD'den destek alıyor. Bu örgüt için çalışan Alman yetkililerden biri Nasır'ın (Mısır'ın eski cumhurbaşkanı Abdünnasır'ın) danışmanlığını yapıyor. Gereken bilgileri yetkililere aktarıyor. Organizasyonda İsrail'le bağlantıdan haberi olan çok az kişi vardı. Bağlantılar daha ileriki safhalarda Fransız istihbarat servisindeki MOSSAD ajanına haber verilerek Paris'te yürütüldü. Fransa bir NATO üyesiydi ve bu MOSSAD ajanının da NATO ülkeleri arasında askeri istihbarat edinme yolları vardı." Aynı eserde General Reinhard Gehlen'in MOSSAD hesabına çalıştığı da özellikle vurgulanmaktadır. Richard Deacon'a göre Gehlen 1950'lerde soğuk savaş konusunda Amerika'nın en önemli elemanlarından biriydi.
Gladio'nun İtalya kanadının ise bu ülkenin en çok ismini duyuran P-2 Mason locasıyla yakın irtibat içinde olduğu, hukuki soruşturmalar neticesinde ortaya çıkmıştır. Bu locanın üstad-ı azamı Licio Gelli aynı zamanda İspanya iç savaşında faşistler adına savaşmış bir isimdi. İtalya'nın mafyayla ve Gladio ile yakın irtibatı olduğu tespit edilen eski başbakanı Giulio Andreotti de bu locanın üyesiydi. Meşhur Temiz Eller Operasyonu'nda sorguya çekilen Andreotti başbakanlığı döneminde Gladio'yu savunmuştu. P-2 locasının Gladio ve mafya bağlantısı araştırıldığında bu locanın üyeleri arasında 43 parlamenter, 54 üst düzey devlet görevlisi, başta Genelkurmay başkanı Amiral Giovanni Torrisi olmak üzere 8'i amiral 30'u general 183 askeri yetkili, 19 hakim, avukatlar, polis komiserleri, bankerler, gazete sahipleri, yazarlar, baş yazarlar, 58 profesör, siyasi parti liderleri ve haber alma servisinin 3 eski başkanı olduğu tespit edilmişti. Bu durum ülkede Gladio'ya destek veren mason locasının ne kadar geniş bir alana yayıldığını ortaya koyuyordu.
P2-Mafya-Gladio bağlantısının gün yüzüne çıkması sebebiyle başlatılan hukuki soruşturmada birtakım ilginç gerçeklerle de karşılaşıldı. Locanın başkanı Gelli, İtalya seçimlerinde Hıristiyan Demokrat Parti'nin seçimi kazanması için naylon operasyonlar düzenlemiş ve bunun için CIA'den yardım almıştı.
Yeni Dünya Düzeni Yeni Dünya Düzeni dünya kamuoyunun gündemine daha çok Doğu blokunun çökmesinden sonra girdi. Oysa Illuminati şebekesinin ve onun ortaya çıkardığı global gizli örgütlerin gündeminde yüzyıllardan beri vardır. Hatta Fransız devrimi öncesinde yürüttükleri çalışmalarında hedeflerini "Yeni Dünya Düzeni" olarak açıklamışlardı. Sonraki dönemlerde ise bunu muhtelif vesilelerle ve gelişmelerle bağlantılı olarak gündeme getirmişlerdir. Doğu blokunun çökmesinden sonra Amerika'nın tüm dünya üzerinde kurmak istediği saltanatı "Yeni Dünya Düzeni" emeli olarak açıklaması da bir tesadüf değildir. Bunun Illuminati şebekesinin yüzyıllardan beridir vurguladığı Yeni Dünya Düzeni teorisiyle çok yakından irtibatı vardı. Zaten ABD'nin son dönemde üzerinde durduğu Yeni Dünya Düzeni'nin fikri temeli de Bilderberg ve CFR toplantılarında şekillendirilmiştir.
Amerika'nın öncülüğünde son dönemde ortaya atılan Yeni Dünya Düzeni teorisinin arkasında da Gizli Dünya Devleti'nin global örgütlerinin rolü vardır. Fakat bu örgütlerin hedefi siyasi güçlerden ziyade sermaye kuruluşlarının kıskacında bir dünya ortaya çıkarmaktır. Tabii bu konuda siyonist oluşumlar kendilerinin sermaye üzerindeki hakimiyetlerine biraz fazla güvenmekte ve sermayenin sultasında bir dünya düzeni kurmanın kendilerinin egemenliklerinin daha da güçlenmesine imkan vereceğini hesap etmektedirler. Bu konuda adından daha önce söz ettiğimiz ünlü yahudi David Rockefeller şöyle diyor: "Hükümetlerin yerini alacak birileri olmalı ve bana öyle görünüyor ki, bunu da en iyi şirketler yaparlar..."
Bundan dolayıdır ki ünlü yazar Alev Alatlı'nın da dile getirdiği üzere Yeni Dünya Düzeni'ne muhalefet edenler bunun anlamının, dünyanın siyasi ve yasal hüviyetini tümüyle değiştirmek, ulus-devletlerin tarihi rollerini ortadan kaldırmak, kontrolü uluslar-ötesi tröstlere devretmek suretiyle millet kavramını ortadan kaldırarak, idareyi İngilizce konuşan Anglo-sever bir oligarşiye teslim etmek olduğundan eminler.
Siyonizmin Sultası Çöküşte 20. yüzyıl siyonizm için bir altın çağ olmuştur. Böyle bir çağı yaşamasının en önemli sebebi ise bu araştırmamızda üzerinde durduğumuz uluslararası gizli örgütler vasıtasıyla kurmuş oldukları saltanattır. Bu saltanatı kurmalarına imkan sağlayan en önemli etken ise para kaynaklarına hakim olmalarıdır. Özellikle Ortaçağ Avrupa'sında finansman ve faizle, borç verme yoluyla siyasi platformda da önemli işler çevirmeyi başarabilmişlerdir. Rockefeller ve Rothschild ailelerinin yürüttüğü faaliyetler bundan dolayı önem arz etmektedir. Fakat uluslararası siyonizmin siyasi mekanizmada sultasını kurması için şartları hazırlayanlar sadece bunlar değil. Bunlar sadece isimleri birçok yerde öne çıkan iki önemli aile. Bunların dışında daha pek çok yahudi aile para kaynaklarına hükmetmek suretiyle siyasi mekanizmayı etkileme imkanı elde edebilmiştir.
Fakat dünyada hiç kimsenin sultası ebedi ve kalıcı değildir. Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır: "Bu günleri böyle aranızda döndürürüz." (Ali İmran, 3/140) Yirmi birinci yüzyılın başlangıcından itibaren siyonizmin sultası da bir çöküş dönemine girmiştir. İlk bakışta siyaset meydanında hala ABD vasıtasıyla uluslararası siyonizmin ve onun kontrol ettiği global organların hüküm sürdüğü görülmektedir. Ancak bu örgütlerin artık eski etkinliklerine sahip olmadıkları anlaşılıyor. Örneğin Bilderberg'in önemli kabul ettiği üyeler bazen ülkelerinde ciddi soruşturmalara tabi tutulabiliyorlar. Bu grubun toplantılarına katılmalarından dolayı siyaset meydanlarında parlayacakları sanılan kişilerin hiç de parlayamadıkları, gölgede kaldıkları müşahede ediliyor. Ayrıca özellikle entelektüel kesim, bu örgütleri bugün düne nispetle biraz daha yakın takibe almış durumdadır. Üstün ahlaki değerlere inanan kesim ise siyonizmin tarih boyunca insanlık için bir tehdit ve tehlike olduğunu görmüştür. Dolayısıyla söz konusu örgütlerle siyonizm bağlantısı kendilerini rahatsız etmektedir. Bu rahatsızlık zaman içinde daha da artacaktır. Daha bugünden sadece İslami camiadan değil Batı'daki entelektüel kesimden de birçoklarının söz konusu örgütlerin faaliyetlerinden rahatsız olduklarını belli ettiklerine şahit oluyoruz. Bu rahatsızlık söz konusu örgütlerle irtibatlı kişilerin siyaset meydanlarında biraz daha çekingen hareket etmelerine sebep olacaktır. Ayrıca bu konuda kitlelerin biraz daha bilinçlendirilmesi durumunda, kitleler siyasi tercihlerinde söz konusu örgütlerle irtibatı bir eksi puan olarak kabul edeceklerdir.
Bu arada söz konusu örgütlere yön verenlerin para kaynakları ve iktisadi kuruluşlar üzerindeki saltanatları da gittikçe zayıflamaktadır. Bu zayıflama tabii ki onların siyasi mekanizmayı yönlendirmelerini de zorlaştırmaktadır. Bu açıdan, zikredilen örgütlere yön verenlerin ekonomik saltanatlarını sarsabilmek için mutlaka alternatif iktisadi faaliyetlere ağırlık verilmesi gerekir. Toplumların hür ve bağımsız bir geleceğe doğru ilerlemelerini isteyenlerin de siyonizmin ekonomik kaynaklarını boykot ve alternatiflerine destek kampanyalarına katılmanın basite alınmaması, önemsenmesi gereken bir tavır olacağını bilmeleri gerekir.
Burada vurgulanması gereken önemli bir husus da, Gizli Dünya Devleti'ni yönlendiren mekanizmaların çoğunun bugün ABD merkezli çalışmalarının dikkat çekmesidir. Bu durum karşısında ABD ile rekabet halindeki ülkeler veya bloklar o mekanizmalara mesafeli durmayı ve yaklaşınca da şüpheli yaklaşmayı tercih ediyorlar. Özellikle 11 Eylül olaylarından sonra ABD'nin tek merkezli bir dünya otoritesi oluşturma çabası içine girmesi ve bu çabanın arkasında da sözünü ettiğimiz Gizli Dünya Devleti'ne yön veren global örgütlerin bulunması, bu örgütler karşısında ihtiyatın biraz daha artırılması ihtiyacını doğurmuştur.
Bugün Gizli Dünya Devleti'nin geleceğini tehdit eden en önemli gelişme İslami bilinçlenmedir. Bu yüzden de İslami oluşumlar yeni düşman olarak ilan edilmiştir. Dolayısıyla İslami bilinçlenmenin yıpratılması amacıyla yoğun bir anti-propaganda faaliyeti yürütülmektedir. Bu anti-propaganda faaliyetinde de ağırlıklı olan günümüz toplumlarının en çok nefret ettiği olgu durumundaki terör olgusundan ve terör kavramından yararlanılmaktadır. Bu konudaki propagandaların etkili olabilmesi için zaman zaman provokasyon amaçlı terör eylemleri de düzenlenebilmektedir. Hatta 11 Eylül saldırılarının bu tür bir saldırı olacağı, o olayı yakın takibe alanların büyük bir çoğunluğunun zihinlerinde oluşmuş tereddüttür. Birçokları bu tereddütlerini haklı kılan gerekçeler de ortaya koymuşlardır. Bunlar sadece İslamcı kesimden değildir. Hatta diyebiliriz ki çoğunluğu Batılı entelektüel kesimdendir. Bazı yerlerde ise bir yandan sosyal ve psikolojik şartlar oluşturulmakta, diğer yandan bu şartlardan etkilenebilecek oluşumların ortaya çıkmasına fırsat verilmektedir. Bu ikisi bir araya gelince de birtakım şiddet olaylarının vuku bulması zorunlu bir sonuç olarak ortaya çıkmakta ve bu sonuç anti-propaganda faaliyetinin malzemesi olarak kullanılmaktadır. Ama ne kadar ilginçtir ki bu anti-propaganda çoğu zaman ilginin artmasına da sebep olabilmektedir.
İslami camianın gelişmeleri çok akıllıca ve hem kendi geleceklerini hem de tüm insanlığın geleceğini göz önünde bulundurarak değerlendirmesi zorunludur. Anti-propaganda ve fişlenme korkusu İslami faaliyetlerini kendi elleriyle baltalamalarının sebebi olmamalı. Ama belli amaçlar için oluşturulan sosyal ve psikolojik şartlar da kendilerini, İslami camianın aleyhine olacak fiillere itmemeli.
Biz Allah'ın izniyle geleceğin İslam'ın olacağına inanıyoruz. İnsanı canlı tutan en önemli etken umuttur. Umutlarımızı mutlaka canlı tutmalıyız. Umudun kaybedilmesiyle hayat da manasını kaybeder. İnancına bağlı bir mü'minin ümidini kaybetmesi ise anlamsızdır. Çünkü Yüce Allah onun her hal-ü kârda kazançlı olduğunu bildiriyor. İhlasla yaptığı hiçbir şey karşılıksız kalmayacaktır. Bu dünyada alamasa bile ahirette Allah katında alacaktır. Bu dünyadaki sonucu belirleyen Allah'tır. Mü'mine düşen kendisinden istenen gayreti sarf etmektir. Ama ümit canlı tutulmazsa gayret aşkı da kaybedilir.
Not: Gizli Dünya Devleti'nin Türkiye kanadı hakkında fikir edinilmesi için daha önce yayınlanmış olan "Türkiye'de Yahudi Lobiciliği" başlıklı yazımızı mutlaka okumanızı tavsiye ediyoruz. Buradaki bilgileri oradaki bilgilerle birleştirmeniz durumunda hadisenin boyutları zihninizde biraz daha netlik kazanacaktır. Zikrettiğimiz yazıyı Web sitemizde ve "Bütün Yönleriyle Filistin" başlıklı CD-Rom çalışmamızda "Türkiye-İsrail İlişkileri" bölümünde bulabilirsiniz. Ayrıca Gizli Dünya Devleti'nin İslam dünyasına yönelik politikalarının nasıl işlediğinin öğrenilmesi için bizim Emperyalizmin Oyunları ve İslam Dünyası adlı kitabımızın okunmasına ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. Mevcudu kalmayan bu kitabı da Allah'ın izniyle, güncelleyerek yeniden basmak için çalışmalarımızı sürdürüyoruz.

Deccal, Illuminati ve Yeni Dünya Düzeni

/ext/belgeler_v_e.swf">

4 Haziran 2013 Salı

İlluminati Komplo Teorileri (Tanıtım)

İlluminati kimilerine göre hayal ürünüdür.Kimilerine göre ise gerçektir.Ben burda kendi edindiğim birikimleri gerekli paylaşımları size sunacağım. Önemli olan bence insanları biliçlendirmektir.Başlangıçta İlluminatiyi açıklayarak başlayalım istedim buyrun : 
İllüminati ve Komplo Teorileri*
İlluminati nedir?
1776 yılında, Almanya’nın Ingolstadt kentinde, Hukuk Profesörü Adam Weishaupt ve Baron von Knigge’nin diğerlerinin yardımıyla kurduğu gizli bir topluluk. Bazılarına göre İlluminati “Aydınlanmış olanlar” anlamına gelmektedir. 1 
Topluluğun kuruluş amacı cehalet, baskıcılık ve kilisenin doğmalarıyla mücadele etmekti. Her ne kadar asıl amaç, aydınlanarak dinsel dogmalardan uzak, hür düşünceyi ve Newtoncu pozitif bilimin önünü açmak idiyse de gizli siyasi amaçları olduğu öne sürülerek dünya siyaset tarihinin, belki de zaman içinde üzerine en fazla komplo teorisi üretilmiş olan topluluğu halini almıştır.2
Karşı devrimci ve gerici çevrelerin Fransız Devrimi’nden günümüze kadar hastalıklı bir ilgi gösterdiği Illuminati, yaklaşık iki asır boyunca komplo teorilerinin oluşumu ve şekillenmesinde tuhaf bir rol oynadı.
Bu tuhaflık başlıca iki nedenden dolayı ortaya çıkmıştı. Birincisi, İllüminati’nin örgütsel yapısı sadece 10 küsur yıl sürmüştü ve aradan geçen yaklaşık iki asır bu kısa dönemi tartışmak için hayli uzun bir zamandı. İkincisi, İllüminati hakkındaki rivayetlerin hepsi tescillikaçıkların ya da karşıdevrimci çevrelerin yaydığı mesnetsiz iddialara dayanmaktaydı ve söz konusu rivayetlerle kanıtlar arasında ters bir orantı mevcuttu. Yıllar boyunca İlluminati hakkında bilinenler,  örgütün 22 Haziran 1784 tarihinde Bavyera’da yasaklanmasından sonra ele geçirilen evrakından ve örgütün kurucusu Adam Weishaupt’un kaleme aldığı yazılardan ibaret kalmıştı.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından İlluminati ile ilgili birçok belge Sovyetler Birliği’ne götürüldü. Söz konusu belgeler daha sonra Demokratik Almanya Cumhuriyeti’ne gonderildi. Günümüzde bu belgeler ve daha sonra bulunanlar araştırmacıların incelemesine açılmıştır. Yine konuyla ilgili olarak savaş sırasında zarar goren arşivler zamanla tekrar düzenlendi. Dolayısıyla artık İlluminati hakkında pek çok şey bilinmektedir ve bunların arasında, örgütün dünya çapında bir komplo peşinde olduğu yolundaki iddiaları doğrulayan hiç bir şey yer almamamaktadır. Ama komplo teorisyenleri, bu durumu sessizlikle geçiştirmeyi ve  söz konusu evraklarda iddialarını doğrulayacak herhangi bir şeyin yer  almamasını örgütün güya karanlık emelleri, gücü ve gizliliğiyle açıklamayı tercih etmektedir. Kanıtın olmaması, onlara göre karşı karşıya olunan komplonun vehametini göstermektedir.
İlluminati hakkındaki komplo iddiaları 
ilk kez bir yanlış anlamanın çevresinde şekillenmişti. Marquis de Luchet’in 1788  yılında, Paris’te yayımladığı Essai sur la secte des Illumines (İllumines Tarikatı Hakkında Bir Deneme) başlıklı broşürde “Aydınlanmışlar”  adında, dünyayı karıştırmayı hedefleyen gizemci bir tarikattan söz ediliyordu.
 Buradaki “Aydınlanmışlar” kelimesinin Masonluktaki gizemci eğilimleri anlatmak için kullanılmasına rağmen, zamanla Luchet’nin aslında İlluminati’yi kastettiği inanışı yayılacaktı.
Almanya’da karşıdevrimci Eudamonia Gazetesi’nde, 1796 yılında yayımlanan Uber Gewalt der Unsichtbaren Brüder (Görünmeyen Biraderlerin Kudreti) başlıklı yazıda aynı suçlamalar şöyle sıralanıyordu:
“Bu iğrenç çetenin amaçları tahtları ve mihrabı devirmek, ahlakı mahvetmek, toplumsal düzeni ortadan kaldırmak, dini ortadan kaldırmak ve anarşiyi hakim kılmaktır.” 
Günümüzde tarihçiler, İlluminati’nin komplo teorisyenlerinin anlattıklarıyla ilgisi olmayan bir örgüt olduğunu kanıtlamıştır. Ortaya çıkan örgüte ilişkin belgeler bütün bu akıldışı iddiaları çürütmektedir. Ama gerek İlluminati’nin tarihini, gerekse örgüt hakkında ortaya  atılan iddiaları incelemek, komplo teorilerinin nasıl işlediğini anlamak  açısından son derece önemlidir.
İlluminati’nin Kuruluşu ve Güçlenmesi
18. yüzyılda coğrafi bir bölgenin de adı olan Almanya’daki Bavyera Elektor Prensliği Katoliklik için son derece önemliydi. Karşı Reformasyon Bavyera’yı merkez olarak seçmişti. Katolik Kilisesi, burayı Protestan Almanya’nın yeniden “fethi” için üs olarak kullanma eğilimindeydi. Sonunda bu fetih gerçekleşmedi ama burada çıkan kıvılcım yüzünden Fransa’nın, Danimarka’nın, İsveç ve Habsburglar’ın İspanya ile Avusturya kollarının da katıldığı Otuz Yıl Savaşları çıktı.
 Prusya ile Voltaire’in deyişiyle “Artık ne kutsal ne Romalı ne de imparatorluk olan” Avusturya arasında bunalan Bavyera’da Maximilian  III. Joseph, Katolik Kilisesi’ne karşı zafer elde etmiş ve hem saraya hem de  kiliseye ilişkin konularda reformlara girişmişti. Bu reformların sonucu olarak Münih Cizvit Bilimler Akademisi’ndeki hegemonyası kalktı ve burada dışarıdan gelen Protestan eğitimciler işbaşı etti.  Bütün bu girişimler hem komşu devletler hem deKatolik Kilisesi’nce ilgiyle izleniyordu.
İlluminati örgütünün kurucusu olan Adam Weishaup 6 Şubat 1748 tarihinde Ingolstadt’da doğdu. Weishaupt’un Cizvit olan babası aynı şehirdeki üniversitede görevliydi. Weishaupt, eğitimini Diderot, Moliere ve çağdaşı birçok Aydınlanmacı gibi, Cizvitlerin arasında tamamladı. 25 yaşındayken Vaftiz Babası Johann Adam von Ickstatt’in yönlendirmesiyle Ingolstadt Üniversitesi’nde göreve başladı Ickstatt, eğitim alanında Cizvitlere karşı reformları gerçekleştirmeye çalışıyordu. Bu tarihten sonra Weishaupt’un meslek yaşamına Cizvitlerle yaşadığı fikir ayrılıkları damgasını vuracaktı. 1768'de felsefe doktoru, 1772 yılında da hukuk profesörü oldu. Cizvitliğin yasaklanması üzerine, üniversitede kilise hukukuyla ilgili profesörlük de Weishaupt’a verildi. Weishaupt bu görevi 1785 yılına kadar sürdürecekti.
 Söz konusu profesörlüğü 90 yıldır ellerinde tutan Cizvitler, Ickstatt’in adamı olarak gördükleri Weishaupt’un görevi kabul etmesinden ve Aydınlanmacı fikirleri başarıyla öğrencilere aktarmasından dolayı öfke içindeydi. Weishaupt’un görüşlerini hala koruyanCizvitler başta olmak üzere, Aydınlanma düşmanı gerici akımlardan kopuşu vebunlara karşı mücadele için militan ve mücadeleci bir gizli dernek kurmaya  karar vermesi bu dönemde gerçekleşti. Nitekim, 1 Mayıs 1776 tarihinde   Perfectibilis (Yetkinler) örgütünü kurdu. Örgüt kısa bir zaman içinde “İlluminati” yani “Aydınlananlar” ismini alacaktı. Weishaupt, 1790 yılında kaleme  aldığı bir yazıda, örgütün kuruluşuna Gülhaç’ların Burghausen’da bir şube açarak Ingolstadt’taki öğrencilerin arasında faaliyet yürütmeye başlamasının neden olduğunu ifade eder. Weishaupt, bu gizli cemiyetin simya ve benzeri saçmalıklarına karşı tek başına mücadele edemeyeceğini anlayarak örgüt kurmaya  karar vermişti.
Weishaupt, 1774 ile 1775 yılları arasında Aydınlanma düşüncesi ve Masonlukla ilgilenmeye başlamıştı. Ama Masonluğa kabul edildiği 1777 yılından kısa bir süre sonra, Masonluğun Aydınlanma mücadelesi için fazla gizemci ve kullanışsız olduğunu anladı. Belki de bu yüzden, Miünih’te girdiği locada fazla etkin olmamıştı. Weishaupt, bu çevrelerle ilişki kurmasına neden olan Bay H’nin Protestan olduğunu ve Ingolstadt’a 1774 yılında geldiğini söylemektedir. 
Bu sırada, Münih’teki bir başka locada işler İlluminati için iyi gitmeye başlamıştı. Yeni hükümdar Karl Theodor’un da girmesiyle birlikte adını St. Theodor von Guten Rath olarak değiştiren locanın başında, ünlü Aydınlanmacı Friedrich Nicolai’ın “bütün hurafelerin amansız düşmanı” diye övdüğü Ferdinand Maria Baader vardı. Weishauptun yakın arkadaşı Zwackh, Baader’i örgütlemeyi ve locayı İlluminati’nin gizli merkezi yapmayı başardı. Baader’in sayesinde İlluminati, Münih Bilimler Akademisi ile Sansür Kurulu’na etki etmeyi başarabildi. St. Theodor vom Guten Rath Locası 1780 yılından itibaren çevre bölgelerde, aslında İlluminati’nin şubesi olarak calışan kardeş localar örgütlemeye başlayacaktı. İlluminati’nin tarihindeönemli bir rol oynayacak olan Knigge de bu locaların sayesinde örgütlendi.
Adolph Freiherr von Knigge 1772 yılında Masonluğa kabul edilmişti. 1779'da Strikten Observanz’a üye oldu ama burada reform önerilerinin dikkate alınmaması yüzünden hayal kırıklığına uğradı. Knigge’nin 1780 yılında İlluminati’ye üye oluşu, gerçek anlamda bir dönüm noktası teşkil etti. Knigge’nin başarıları sayesinde örgüt daha öncesiyle kıyaslanamayacak bir güce kavuşacaktı. Knigge, kişisel gayretleri ve becerileriyle kısa zamanda 500'den fazla eğitimli, sözü geçen önemli insanı üye yaptı.
16 Temmuz ile 1 Eylül 1782 tarihleri arasında, Wilhelmsbad’ta toplanan Mason Konvanı, Strikten Observanz’ın çözülmesiyle doğan boşluğu doldurmak amacıyla hızla harekete geçen İlluminati için büyük bir örgiitlenme şansı sağladı. Toplantıda Knigge ve Wetzlar Locası Üstadı Franz Dietrich von Ditfurth, İlluminati’yi temsil ediyordu. Knigge, Aralık 1780'de Weishaupt’a yazdığı bir mektupta Strikten Observanz’ın dolandırıcılarla dolduğunu belirterek düzenlenecek bir toplantıda örgütlü ve planlı davranılırsa ileride bütün Masonluğu yönetmenin mümkün olduğunu söylüyordu. Bir başka mektupta da Knigge, böylelikle yeniden biçimlendirilmiş Masonluğun İlluminati’nin müdahalesiyle aydınlanmış dünyaya bağlanacağını ileri sürüyordu.
Knigge’nin örgütlediği Strikten Observanz’in üst düzey yöneticilerinin sayesinde, Wilhelmsbad Konvansiyonu’nda İlluminati, rahatlıkla istediği sonuçları aldı. Konvansiyondan sonra, aralarında Johann Joachim Christoph Bode’nin de yer aldığı çok sayıda önemli kişi İllüminati’ye katıldı. Wilhemsbad Konvansiyonu’nun toplandığı tarihte Avusturya’daki Yahudilerin özgürlüklerine kavuşması da komplo teorisyenlerinin bu toplantıya özel bir önem vermesine yol açtı.
Kuruluşunda dar bir çevreyi hedefleyen İlluminati’nin orgüt yapısı konvansiyondan sonra başlayan üye akını karşısında zorlanmaya başladı. Aslında bu zorlanma yeni bir şey değildi. Wilhelmsbad Konvansiyonu’nda önemli bir rol oynayan Knigge’nin sayesinde İlluminati bir süredir hazmedebileceğinden daha hızlı bir biçimde üye kazanıyordu. O döneme kadar Bavyera’nın dışında pek tanınmayan İlluminati, kısa zamanda Fransa, Belçika, Hollanda, Danimarka, İsveç, Polonya, Macaristan ve İtalya’ya yayıldı. Örgütün Münih’in dışındaki önemli merkezleri Mainz ile Bonn idi. Ditfurth, yüksek adli mercilere ulaşmanın çok kolay olduğu Wetzlar’da üye kabul ediyordu.  İlluminati adlı kurumların dışında, Bavyera Sansür Kurulu ve Bilimler Akademisi’nde de örgütlenmişti. Bu örgütlenmeler o kadar etkiliydi ki Bavyera’da yıllarca Cizvitlik yanlısı ya da Aydınlanma karşıtı herhangi bir eser yayımlanamayacaktı.
İlluminati’nin Tarihe ve Siyasete Bakışı
 18. yüzyılın ikinci yarısında, Aydınlanma düşüncesinin alışılmışın dışında köktenci  yorumlan belirmeye başlamıştı. Rousseau’yla başlayan ve D’Holbach’la devam eden bu sürecin çok belirgin aktörlerinden birisi de İlluminati oldu.
Adam Weishaupt, sistemli bir felsefi görüş içeren ve İlluminati’nin ideolojik yapısını belirleyen bir eser kaleme almamıştı. Weishaupt’un fikirlerine yön veren en önemli olgu, onun tarihebakışıydı. Bu bakış açısına göre belli bir yerden başlayıp belli bir yere doğruilerleyen tarihe müdahale İlluminati üyelerinden gelecekti.
Bu tarih anlayışı uygarlığın ilk evresinde bütün insanların masum, özgür ve eşit olduğu fikrine dayanıyordu. Bu dönemde kurulan tek sosyal yapı aileydi ve insanlık ancak temel ihtiyaclarını karşılayabilecek durumdaydı. Daha sonraları insanların ve ihtiyaçlarının çoğalması,özel mülkiyetin ortaya cikışıyla eşitlik ve özgürlükler zedelenmeye başlamiştı. Uygarlığın bu ikinci aşamasında insanlar özgürlüklerini korumaya devam ediyordu gerçi ama artık zayıflar güçlülerin egemenliği altına girmeye başlamiştı. Bu aşamada insanlık milliyetçilik ve benzeri akımların yüzünden sayısız kabilelere, milletlere bölünecekti. Bu durum bireysel  egoizmin toplumsal alanda ortaya çıkışı anlamına geliyordu. Artık özgürlük ve eşitlik ortadan kalkmaya ve  insanlar köleleşmeye başlamıştı. Bu olumsuz gelişmenin sonunda krallar, ülkelerini  kendi ozel mülkleri gibi görmeye başlayarak savaşlara girişmiş ve köleliği savunur hale gelmişti.
 Krallar, dünyevi despotlar ve uygarlık, tıpkı kilise bürokrasisinin, dinsel despotizmin ve teokrasinin İsa Peygamber’in öğretisini bozması gibi, insanın doğal halini bozmuştu. Hıristiyanlığın temel öğretileri Masonluk sayesinde korunmuş ve aklın aydınlanması sayesinde bu öğretiler tekrar gün yüzü görmüştü. Ama Masonluk, zamanla kişisel çıkarlar, gösterişli törenler, dereceler ve simyacılık gibi şeylerden dolayı bu öğretilerden uzaklaşmıştı.
Sanayi ve bilimin gelişmesi özgürlük için açılan yeni alanları müjdeliyordu. Bu yeni durum, krallann tepkisine neden olsa da insan ruhunda bir devrimi beraberinde getirecekti. Bu devrimin sayesinde de dünya tarihinde yeni bir dönem başlayacaktı.
Son aşamada, Aydınlanmacı bir örgütün faaliyetleri sayesinde, eşitsizlikle esaret eşitlik ve özgürlüğe dönüşecekti. Aklı ve ahlakı yalnızca seçilmiş ve akılla aydınlanmış insanlar kurtarabilirdi. Böylelikle akılla yönetilen; devletlerin, kralların, zümrelerin olmadığı bir dünya kurulacaktı.  Ama bu değişim devrimle değil, şiddetin kullanılmadığı reformların sayesinde gerçekleşecekti. Tarihin mekanizmasını harekete geçiren şiddet değil, akıl ve erdemin sistemli ve sessiz gelişmesiydi. Weishaupt’a göre devrim, insanların hırsları nedeniyle meseleleri olumlu yönde etkileyemezdi. Bilgeliğin zorlamaya ihtiyacı yoktu.
Görüldüğü gibi, İlluminati’nin asıl amacı, uzun vadeli bir plan çerçevesinde devlet ve kilise içindeki kritik mevkileri ele geçirerek erdemin ve aklın iktidannı kurmaktı. Bunun için öngördüğü yöntem, tıpkı diğer Aydınlanmacılar gibi, eğiterek  yöneticileri Aydınlanma ideallerine kazanmaktı. İlluminati’nin bilgelik okullarının sayesinde hükümdarlar ve uluslar şiddet kullanmadan ortadan kalkacak, bütün insanlık tek bir aile olacak ve dünya  yalnızca akıllı insanların var olduğu bir yer haline gelecekti. 
Weishaupt’un yazdığı mektuplarda okuduğunu söylediği ve yeni üyelere önerdiği kitaplar örgütün siyasal çizgisinin anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Bunların arasında Helvetius,  D’Holbach, Montaigne ve Locke ile Rousseau’dan etkilendiği bilinen Johann Bern-hard Basedow gibi düşünürler, Adam Smith ve James Stuart gibi iktisatçıların eserleri yer alıyor.
Başlangıçta İlluminati, neredeyse sadece öğrencilerin arasında ve son derece yavaş örgütleniyordu. Genç ve şekillendirilebilir üyelerin kazanılmasına, bunların eğitimle dönüştürülmesine ve toplumda etkili pozisyonlar kazanmasına önem veriliyordu. Gençleri kapsamlı bir eğitim sürecinin ardından Aydınlanma’nın değerlerine uygun bir hale getirmeyi hedefleyen Weishaupt, 1778 yılında Hertel ve Zwackh’a yazdığı bir mektupta, 40 yaşın üzerindekilerin gençlerden eğitim almak istemediğini, bu yüzden daha genç insanları üye yapmayı hedeflemeleri gerektiğini söylüyordu.
Weishaupt’un bu düşünceleri, eğitimin Aydınlanma Çağı icin neredeyse bir fetiş olduğu düşünüldüğünde, son derece doğaldır. Kurucusu da bir eğitmen olan İlluminati, dönemin bu önemli eğiliminden fazlasıyla etkilenmişti. Johann Heinrich Pestalozzi ve Christian Gotthilf Salzman gibi Aydınlanma Çağı’nın önde gelen pedagoglarının İllüminati üyesi olması eğitime verilen önemin bir kanıtıdır.
Weishaupt’un tarih felsefesi ve fikirlerinde Jean-Jacques Rousseau’nun belirgin bir etkisi vardı. Weishaupt, vaftiz babası Ickstatt’in kütüphanesindeki eserlerden tanıdığı Fransız Aydınlanmacıların sayesinde Katolik Kilisesi’ne karşı çıkışının teorik alt yapısını hazırlamıştı. Rousseau’nun fikirleri Weishaupt’un dışındaki Alman Aydınlanmacıları da önemli ölçüde etkilemişti. Örneğin Pestalozzi, Rousseau’nun eğitim anlayışından o kadar çok etkilenmişti ki ders programını diizenlerken onun Entile isimli yapıtını örnek almıştı.
İlluminati’nin kadınlara bakışı da kendi dönemindeki genel  eğilimden etkilenmişti. Kadınları örgüte almayan İlluminati, bu konuda diğer Aydınlanmacılar gibi düşünüyordu. İnsan doğasından toplumsal iş bölümüne kadar birçok alanda sosyal-ekonomik eşitsizliğini ortaya koyan Aydınlanmacı düşünürler, kadın meselesinde kendi çağlarının önyargılarını paylaşıyordu.
Pek fazla bilinmemekle birlikte, İlluminati’nin de tıpkı Strikten Observanz gibi, Amerika’da bir koloni kurma ütopyası vardı. İki örgütlenmenin arasındaki farklılıklar doğal olarak ütopyalara da yansımıştı. Von Hund ve arkadaşları sadece soylulardan oluşan bir koloni kurmayı hedeflemişti. Oysa İlluminati’nin ütopyası birlikte calışılan, kutlamaların ortak olduğu bir tür komündü. Koloninin ekonomisi tarıma ve zanaatkarlığa dayanacaktı. Kolonide, ayrıca yeni kuşaklann yetiştirildiği bir okul, matbaa ve kitaplık yer alacaktı. 1780 yılında bazı üyeler Kuzey Amerika’ya gitmişti.
 Konuyla ilgili bir başka bilgi de soruşturmalar sırasında örgüt aleyhine ifade veren Maendl’in söyledikleridir. Ona göre İIluminati Kuzey Amerika’da sınıfsız ve doğayla uyum içinde bir koloni kurma niyetindeydi. Hatta Weishaupt’un yakalanmaktan ve suikasttan korktuğu dönemlerde Amerika’ya kaçmayı düşündüğünü de söylenmiştir.
18. yüzyıldaki Aydınlanma düşüncesini benimseyen monarşik siyasal iktidarlar “aydınlanmış despot” kavramının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Rus Çariçesi Yekaterina, Habsburglar adına Avusturya’yı yöneten Joseph II ile Prusya’yı yoneten Büyük Friedrich “aydınlanmış despot”a verilecek en iyi örnektir. Sistemi  reformlarla düzeltmeyi hedefleyen Aydınlanmacılar için aydınlanmış despotlarla ilişki kurmak son derece yaygın bir yöntemdi. Bu türden bir ilişki türü İlluminati’nin tarihinde mevcuttur. Örgüt içi yazışmalarda sıkça ifade edildiği gibi, İlluminati’nin asıl amacı devrim değil, sistemin reformlarla düzeltilmesiydi. Aydınlanmış monarkları mükemmelleştirmek için mücadele ediyorlardı. Ama buna rağmen İlluminati’nin kendisini yalnızca aydınlanmadan etkilenmiş hükümdarlara oğüt vermekle sınırlamadığı ve örgütlü bir biçimde kurumlara nüfuz ederek buralardaki etkinliğini Aydınlanma’nın yerleşmesi için kullanmıştır. Bunun nedeni, İlluminati’nin hedeflerinin benzerlerine göre daha köktenci olmasıdır.
 Gotha Dükü Ernst II., Weishaupt’un yazdiklarının onu bir prens olarak beyninden  vurulmuşa döndürdüğünü ama bir insan olarak bütün kalbini kazandığını söylüyordu. Prens olarak düzeni korumak zorundaydı ama insan olarak örgütün  söylediklerinin doğru olduğuna inanıyordu. Bu yüzden toplumsal konumuna rağmen uzun vadede prensliği tasfiye etmeyi planlayan örgütün içinde yer almayı tercih etmişti.
 İlluminati, politik mücadeleyi öne çıkarması nedeniyle diğer Aydınlanma girişimlerinden ayrılıyordu. Condillac, Helvetius ve Holbach ile uyumlu radikal bir materyalizmi savunan Weishaupt’un devlet ve toplum hakkındaki düşünceleri yeni değildi ama gizli bir cemiyetin eliyle bunları pratiğe geçirmeye çalışması yeniydi. Öte yandan Weishaupt’un devrim hakkındaki fikirleri İlluminati ile Fransız Devrimi arasında olduğu iddia edilen ilişkileri imkansızlaştırmaktadır. Onların amacı, daha çok Aydınlanma mücadelesinin politikleştirilmesiyle sınırlıydı.
İlluminati’nin Örgütlenmeye Bakışı
İlluminati’nin üye sayısının en fazla 1400 civannda olduğu tahmin edilmektedir. Bir karşılaştırma yapmak açısından1656/7 ile 1787 yılları arasında Gulhaç Teşkilatı’nın 5856 üyesi olduğunu belirtmek gerekiyor. 1750-1800 yıllarında 433 Alman okuma topluluğunun 12 bin 600 üyesi vardı. 1737 ile 1789 yılları arasında Alman Mason localarının 27 bin üyesi vardı. Görüldüğü gibi, İlluminati aslında tabanı mali gücü sınırlı burjuva ve soylulardan oluşan ufak bir orgüttü. Etkisinin sımsıkı ve politik bir örgüt olmasıydı.
İlluminati üyesi din adamları Mason localarındaki meslektaşlarından daha alt diizeydeydi. Bu dönemde toplumdaki sınıflaşma ruhban kesimine de yansıyordu. Ruhban kesiminin alt kademeleri çoğunlukla köy kökenli ve halka yakın kişilerdi. Yukanya doğru çıktıkça hem bu durum hem de yaşam biçimleri değişiyordu. Kiliseye ait yüksek makamlar soylulann arpalığı haline gelmişti. Bu tür yerlerde görev almak için, 17. yüzyıla kadar büyükanneve büyükbabaların soyluluklarının tescili gerekirken zamanla  17 atanın, yani büyükanne ve büyükbabaların anne ve babaların, daha sonra 32 atanın da soyluluğunun tescil edilmesi istenecekti.
Weishaupt, örgütünü Aydınlanma’nın ileri cephesi olarak görüyor ve burjuvaların arasinda örgütlenmeye önem veriyordu. İlluminati’nin üyelerinin yarıya yakını Masondu. Bu yüzdenilluminati’yi Masonluk içinde güç toplayan ama ondan kesin sınırlarla aynlmış, hatta rakibi sayılabilecek bir kuruluş saymak gerekir.
Weishaupt’a göre örgüt, Aydınlanma ideallerini gerçekleştirmek, yeryüzündeki despotlukları ortadan kaldırmak, eşitlik ve özgürlüğü sağlamak ve insanlık tarihini doğayla uyumlu olarak insanın mükemmelleşmesinin tarihi haline getirmek için en onemli araçtı. Zaten onu diğer Aydınlanmacılardan farklı kılan da sürekli olarak örgütü öne çıkarmasıydı. Onun tarih felsefesi, örgütün varlığını meşrulaştırmaya yönelikti. Weishaupt, herkesi köleleştiren hükümdarlıkları yıkmak ve insanları özgürleştirmekle görevli gizli örgütlerin gelmekte olan akıl çağının doğumuna yardım ettiğini söylüyordu.
Illuminati için katı bir disiplin ve üstlere kayıtsız şartsız itaat şarttı. Sadece en üstteki üyelerden oluşan “Aeropag” ve Weishaupt, örgütün ne yapmak istediğini, gücünü, hatta üyelerin kişisel ozelliklerini tam olarak biliyordu. Örgüt hiyerarşisinde yiikseliş tamamen Weishaupt’un kontrolü altındaydı.
Örgütte gizlilik kurallarına titizlikle uyuluyordu. Bir törenin ardından İlluminati’ye üye olan hemen bir kod adı alıyordu. Yeni üye, yaşamın o ana kadarki bölümünü ekonomik, siyasal ve toplumsal bütün ilişkilerini yazılı olarak örgüte bildiriyordu. Aynca her üye, belli dönemlerde üst kademedeki üyeye durumuyla ilgili olarak rapor veriyor, ondan talimatlar alıyordu. Kullandığı yöntem her ne kadar Katolik Kilisesindeki giinah çıkarmayı andırsa da İlluminati özeleştiriyi ilk olarak kurumsallaştıran örgütlerden birisiydi.
Orgüt içi yazışmalarda kullanılan şifrelerin ve üyelerin coğunun kod adları giinümüzde bilinmektedir. Örneğin Weishaupt’un kod adı Spartakus idi. Orgütiçi yazışmalarda Münih, Atina, Regensburg, Korinth, Ingolstadt, Efes, Viyana, Roma, Freising Theben, Landsberg Megara, Straubing Memphis ve Burghausen Menea olarak geçiyordu. Ayrıca örgüt, yazışmalannda farklı bir takvim sistemi kullanmaktaydı. Sasani Kralı III. Yezdigerd’in 630 yılında tahta çıkışını başlangıç olarak alan takvimin yılı 365 günden oluşuyordu. Sasani dönemine ait ay isimleri kullanılan takvim 21 Martta başlıyordu. Buna göre örneğin 1148 yılı, 21 Mart 1778 ile 20 Mart 1779 arasındaki dönemi temsil ediyordu.
Bu dönemde örgütlenme şeması da son derece basitti. Her üye, öncelikle “Noviziat”, “Minerva” ve “Kleiner Illuminat” isimli üç aşamalı bir yetiştirme döneminden geçtikten sonra İlluminati’nin yöneticilerinin arasına katılıyordu. Bu dönemde üyelerin eğitimi ve dönüştürülmesi örgüt için çok önemliydi. Örgüt, çeşitli sırlara sahip olduğu iddia edilen ve kendi içinde ikiye ayrılan bir kesimce yönetiliyordu. Küçük sırlara sahip olanlar “Peder” ve “Hükümdar Naibi” diye adlandırılıyordu. büyük sırlara sahip olduğu iddia edilen ve pratikte örgütü yönetenlerin rütbeleri ise “Büyücüler” ve “Krallar” diye ikiye ayrılmıştı. Bu tuhaf adlandırmalar İlluminati’nin Aydınlanmacı görüşlerinden ve amaçlarından vaz geçtiği anlamına gelmiyordu. Tamamen yeni üyeler bulmaya yönelik bu girişim aslında son derece yaratıcı ve başarılıydı.
Kusursuz gibi görünen bu yöntemin zaafı mükemmelliyetçiliğiydi. Örgüt çok yavaş genişliyor ve iddialarına uygun bir faaliyet gösteremiyordu. Öte yandan, üye sayısı sınırlı örgütte üst dereceler aslında boştu. Weishaupt’un mükemmelliyetçiliği yüzünden örgütün üst kademelerinde yalnızca o ve birkaç arkadaşı yer alıyordu.
Knigge ile başlayan hızlı gelişme Weishaupt’u hazırlıksız yakalamıştı. Yavaş gelişen bir öğrenci örgütlenmesi için yeterli sayılabilecek olan hazırlıklar yeni dönemin ihtiyaçlarını karşılayamamıştı. Örneğin yıllar boyunca localarda çalışan Masonları örgütün en alt noktasından başlatmak pratikte sorun yaratıyordu. Orgüte giren üyeler bir süre sonra üstlerini tanımak ve yukarı derecelere ait bilgilere sahip olmak istiyordu. Bu durum Weishaupt’u telaşlandırdı, çünkü ortada üyelere sunulabilecek ne bilgi ne hiyerarşi ne de örgüt vardı. Bir süre sonra gizlilik ortüsü de bu eksikliği saklayamaz hale geldi. Aslında Knigge’nin kendisi de localardaki geçmişinden dolayı, örgüte üst derecelerden girmeyi diişünmüş ama bu derecelerin var olmadığını öğrenince çok şaşırmıştı. Mason localarında örgütlenmek ve oradan  gelen üyelerin geçişlerini kolaylaştırmak için, örgütün derecelendirme sisteminde revizyona gitmek gerekiyordu. Weishaupt’un ricası üzerine bu işi üstlenen Knigge, sorunu Masonluktaki sembolleri ve dereceleri benimseyerek aşmayı denedi. Böylelikle Mason localanndan Illuminati’ye geçişler hem kolaylaşacak hem de hızlanacaktı. Bu yiizden Masonluktan İlluminati’ye geçenler için yeni örgütsel aşamalar icat edildi. Ama bu durum, bir süre sonra başka sorunlara yol açtı. Yeni gelen ve örgüt içinde hızla yükselen üyelerle başta Weishaupt olmak üzere eski üyelerin arasında gerilim ortaya çıkmıştı. Knigge’nin ileri derecelerdeki Masonları ve diğer Strikten Observanz üyelerini alarak örgütsel hiyerarşide ilerletmesi ve bu durumun Wilhelmsbad’tan sonra ivme kazanması Weishaupt’un hoşuna gitmiyordu.
İlluminati İçinde Fikir Ayrılıkları
Yavaş yavaş uç vermeye başlayan tartışmalara derinlemesine bakıldığında Weishaupt ile Knigge’nin arasındaki asıl ayrımın politik alanda olduğu görülecektir. Weishaupt, insanları olduğu gibi kabul etmeyi değil, onları degiştirmeyi hedefliyordu. 1778 yılında Zwackh’a yazdığı bir mektupta çalışkan, az bilen ama öğrenmeye istekli insanların örgütlenmesinin daha kolay olduğunu, bir şeyler bilen insanlara gururlan yüzünden yeni şeyler öğretmenin zor olduğunu ifade ediyordu. Knigge ise öncelikle toplum içinde etkisi ve gücü olan insanların örgütlenmesi gerektiğini düşünüyordu. Knigge, Weishaupt’un örgütlenme hakkındaki fikirlerinin kurulması hedeflenen toplumun ilkeleriyle bağdaşmadığını düşünüyordu. Örgüt kurucularının sürekli denetim altında olmasının gizli bir örgütte çok onemli olduğunu düşünen Knigge, yonetimi Cumhuriyetçi bir devlet yönetimine benzetmeye çalıştı. Merkeziyetçi bir orgütte despotik bir gücün, kontrol edilmediği takdirde kolaylıkla suistimallere yönelebileceği kanısındaydı.
Weishaupt ile Knigge’nin Mason localanna bakışları da farklıydı. Knigge, İlluminati aracılığıyla Strikten Observanz içinde bir temizlik harekatı gerçekleştirmeyi ve Masonlukta reformu hedeflemişti. Weishaupt ise içinde faaliyet yürüttükleri Mason localarının yan örgütlenmeler olmasını ve İlluminati’nin amaçlarına uygun olmayan Masonlann bu localarda kalmasını istiyordu. 
Otoriter yönetim tarzına itiraz eden Knigge, Zwackh’a yazdığı mektuplarda, Weishaupt’un Cizvit kökeninin etkisinden kurtulamadığını ileri sürüyordu. “Cizvitlik” suçlaması son derece önemliydi. Birincisi Cizvitlik Aydınlanmacı çevrelerde hakaret olarak kabul ediliyordu ve Knigge’nin bu kelimeyi kullanması orgü tiçi tartışmanın boyutlarını gösteriyordu.  İkinci olarak söz konusu suçlama, aradaki tartışmanın içeriği hakkında da önemli ipuçları taşıyordu. 
Aynı dönemde İlluminati ve Weishaupt, yaygın bir biçimde Cizvitler gibi davranmakla suçlanıyordu. Örneğin 1796 yılında, Karşıdevrimci Euddmonia’da yayımlanan bir makalede, Cizvitlerin yaptıkları ve etkileri hatırlatılarak aynı türden bir kuruluşun farklı bir isimle ama aynı yöntemlerle bu kez de İlluminati adıyla faaliyet gösterdiği söyleniyordu.
Günümüzde de bazı araştırmacılar, İlluminati’nin örgütlenmesinde Cizvitliğe çok benzeyen motiflerin var olduğunu söylemektedir. Örneğin Johannes Rogalla von Bieberstein, Weishaupt’un düşlediği militan mücadelenin askeri bir hiyerarşiye göre örgütlenen Cizvitlerden etkilendiğini söyler. Martin Flüssel ise Cizvitlerle illuminati’nin arasındaki benzerliklerin yalnızca örgütlenmeyle sınırlı olmadığını öne sürer. Flüssel’e göre bu benzerliklerin arasında eğitim ve kader anlayışı gibi konular da vardır. Flüssel, önemli noktalara dikkati çekse de Cizvitlerin esas olarak Reformasyon’a olan tepkiyi ifade ettiğini gözden kaçırmaktadır. 16. yüzyıl boyunca Protestanlarla miicadele eden Cizvitlerin kader anlayışı esas olarak Calvinciliğe  bir tepki olarak biçimlenmişti. Calvincilik kilisenin endüljans satmasını ve para karşılığı günahları affetmesini bir yozIaşma sayıyordu. Onlara göre insanın cennete mi yoksa cehenneme mi gideceğini belirleyen alın yazısıydı. Kilisenin yaptıklarının ya da yapacaklarının hiçbir önemi yoktu. Cizvitlerin kurucusu Loyola, bir kişinin kaderi yazmadığı sürece ilahi kurtuluşa ulaşamayacağı  her ne kadar doğru olsa da bu konuda çok dikkatli olmayı ve kader konusunu konuşmamayı öneriyordu. Ona göre her şeyi kadere havale eden “zehirli öğretiler”, insanların dini özgür iradeleriyle mücadele etmelerini engellemekteydi. Kaldı ki Cizvitlerin itaatkarlık ve disiplinleri Calvincilerin örgütlenmelerini de  andırıyordu.
Knigge’nin örgütün üst kademelerine yönelik olarak yazdığı bir genelgede 1783 yılında, Heidelberg’te bir kongre düzenlenmesini onermesi, çekişmenin büyümesine neden oldu. Knigge, örgütün yönetiminin seçilen bir kurula devredilmesi gerektiğini savunuyordu. Böylelikle örgütün kurucusu ve o zamana kadar tartışılmaz bir biçimde en üst yöneticisi olan Weishaupt’un durumu değişecekti. Knigge’nin bir diğer önerisi de örgütlenme biçimiyle ilgiliydi. Eski yapı ve hiyerarşi modeli Strikten Observanz’in çözülmesiyle birlikte İlluminati’ye katılan yeni üyelerin istihdamına yetmemeye başlıyordu. Yapı düzeltilmeli ve her şey kurallara bağlı hale getirilmeliydi.
Knigge’nin bu üyelerin üzerindeki etkisi göz önünde tutulduğunda, her iki önerinin de sadece demokratik kaygılarla ilgili olmadığı ve Weishaupt’un tasfiyesi anlamına geldiği açıktı. Weishaupt, kendisine ve yönetimine yönelen tehdidin farkındaydı. Knigge, kendisine gösterilen güveni kötüye kullanmış ve yönetimden pay ister hale gelmişti.
Bu dönemde Johann Joachim Christoph Bode’nin ismi öne çıkmaya başlamıştı. Helmstedt’te müzikle ilgilenirken Fransızca ve İngilizce öğrenen Bode, karısının olümünden sonra gittiği Hamburg’ta önce lisan ve müzik öğretmeni olarak çalışmış, sonra da tercümanlık ve gazetecilikle uğraşmıştı. Daha sonra kitapçılığa başlayan Bode’nin çevresinde Aydınlanma’nın ünlü şairlerinden Gotthold Ephraim Lessing ve tanınmış Masonlardan Friedrich Ludwig Schroder gibi simalar vardı.
Bode, Şubat 1761'de Hamburg’ta Mason olmuştu. Aynı yıl locasının yöneticiliğine getirildi. Bode’nin locası 1765 yılında Strikten Observanz’ın kurallarını kabul etti. Böylelikle Strikten Observanz igin diğer localardan katılım paylarını toplayan ve finans işlerine bakan Bode, görevi gereği bütün localarda tanındı ve Strikten Observanz’i yöneten gruba dahil oldu. 
Bode, İlluminati’ye girdikten sonra Masonluktan kalan ilişkilerini kullanarak kısa zamanda Weimar, Gotha, Jena, Rudolstadt, Erfurt, Meiningen, Dresden, Leipzig, Berlin, Hamburg, Bremen, Lübeck gibi yerlerde örgütlenmeyi tamamladı. Weimar’da örgüte ünlü şair Johann Wolfgang von Goethe, hamisi Dük Karl August ve Johann Gottfried Herder katıldı. İlluminati’nin faaliyetlerinde önemli bir yeri olan Gotha §ehrinin yöneticisi Dük Ernst de örgüte üyeydi. Erfurt ve bir üniversite şehri olan Jena’da da İlluminati’nin örgütlenme çalışmaları başarılı sonuçlar vermişti. Bu esnada örgütün yönetimini elinden kaçırmamak için saldırıya geçen Weishaupt’un karşısında bunalan Knigge, bir uzlaşma zemini aramaya başladı. 1784’ün Şubat ayında Weimar’a gelip Bode, Dük Ernst II. ve Weimar’daki diğer üyelerle görüştü. Bode, daha sonra Weimar’daki bu görüşmeler hakkında yazdığı raporda Knigge’in lehine ifadeler kullanacaktı. Aslında Bode’nin İlluminati’nin örgütlenmesi konusundaki gorüşleri eskiden beri Knigge’ninkilere benziyordu. Bode “bazı insanlara” değil, örgütün kanunlarına boyun eğilmesi gerektiğini düşünüyordu. Raporda Weishaupt eleştirilmekte, Knigge’nin iddialarının önemi ve gerekliliği üzerinde durulmaktadır. Buna göre eğer Knigge’nin önerdiği Heidelberg toplantısı Weishaupt’un da katılımıyla gerçekleşseydi işler bu kadar kötüye gitmeyecekti. Ama bütün bunlara rağmen Bode, gelinen noktada Knigge’nin örgütten aynlmasının daha iyi olacağını düşünmekteydi.
Sonunda Knigge üyelikten aynldı. Tartışmada Bode’nin hakemliğini kabul eden Weishaupt’un mutlak önderliği de zedelenmişti. Örgütün yönetimini Stolberg-Rossla Kontu Johann Martin teslim aldı. Dük Ernst II., Weishaupt ile bir uzlaşma yolu ararken Bode, Weishaupt’tan giderek daha fazla uzaklaşıyordu. Bu esnada basında başlayan saldırı kampanyası ve ardından gelen soruşturma, Weishaupt için zor günlerin haberini veriyordu. Bode tek çıkar yolun daha fazla gizlilik ve Knigge ile Weishaupt’u hem her türlü etkinlikten hem de örgütten uzak tutmak olduğunu düşündü. Weishaupt’un yönetimi pratikte son bulmuştu.
İlluminati Hakkında Soruşturma Açılması
İlluminati toplumsal bir tabana sahip olmadığı için, çevresindeki siyasal dalgalanmalardan kolay etkileniyordu. Bu yüzden örgütün çözülme sürecini anlamak için, dönemin Bavyerası’ndaki politik sahneyi bilmekte yarar var. 
Avusturya’daki Kutsal Roma Germen İmparatoru Joseph II (1741-1790) Aydınlanmış Despotların arasında en ilericisi olarak kabul ediliyordu. “karşı devrimci” diye anılan Joseph H.’nin serfliğin kaldırılması, gümrük tarifelerinin indirilmesi, idari mekanizmanın düzeltilmesi türünden yenilikleri Fransız Devrimi’nden önce Avrupa’da görülen en geniş çaplı reformlar olmuştu. Joseph II., Avrupa’nın en gelişmiş ceza ve medeni kanununu hazırlattı. Kanun karşısında herkesin eşit olduğu ilkesi ilk kez onun sayesinde uygulandı. Joseph II., Kilisenin gücünün devletçe yasaklanması gerektiğine inanıyordu. 1781 yılında Hoşgörü Fermanı’nı yayımlayarak farklı dinsel inançları da yasa önünde Katoliklerle eşit kıldı. Wilhelmsbad Konvanı’nın toplandığı 1782 yılında bu yasadan Yahudiler de yararlanmaya başlayacaktı. Joseph II., piskoposların papayla görüşmesini kısıtladı, 700'den fazla manastırı kapattı ve 36 bin keşişin bağlı olduğu tarikattan ayrılmasını sağladı. Vatikan’ın örgütlenmesine ciddi darbeler vuran bu durum karşısında Papa VI. Pius, 1782 yılında bizzat Viyana’ya giderek durumu düzeltmeye çalışacaktı. 
Joseph II., Avusturya’nin Almanya içindeki konumunu güçlendirmek, bunun için de Avusturya Flemenki’ni Bavyera ile değiştirmek istiyordu. Bunun için Pfalz Elektorü Karl Theodor ile Aşağı Bavyera ve Mindelheim’in Avusturya’ya bırakılmasını öngören bir anlaşma imzalamayı planlamıştı. Pfalz Elektörü Karl Theodor, Bavyera Elektorü Maximilian III. Joseph’in cocuk sahibi olmadan ölmesiyle Wittelsbach Hanedanı’nın Bavyera kolunun sona ermesi üzerine tahta geçmişti.
Karl Theodor, üzerinde hüküm sürdüğü topraklarda bir yabancı olmaktan kurtulamadığı ve yasal varisi olmayan evlilik dışı çocuklarına Joseph II.’nin prens ünvanı vermesini istediği icin bu planı el altından destekliyordu. Karl Theodor’un niyeti Avusturya Flemenki’ni alarak Burgonya Kralı olabilmekti. Bu gelişme üzerine Prusya Kralı Friedrich II., Avusturya’ya savaş ilan etti ve Bohemya’ya girdi. 1785 yılında ise Joseph H’ye karşı Fürstenbund’u kurdu. Joseph H’nin Bavyera ile Avusturya Flemenki’ni değiştirme projesine karşı çıkan Bavyeralılar ise “Bavyeralı Yurtseverler” adı altında faaliyet yürütüyordu. Ruhban kesim de Bavyera piskoposlarını Alman metropolitlerin yerine doğrudan papaya bağlamak istiyordu.
İlluminati bu kuvvetlerin birbirleriyle miicadele ettiği bir dönemde yasaklandı. Yasaklanma sürecinin Joseph Marius Babo’nun 1784 sonbahanında kaleme aldığı “Ueber Freymaurer Erste Warnung” (Masonluk Üzerine İlk Uyarı) başlıklı yazıyla başladığını kabul etmek gerekiyor. Yazdığı şovalye romanlan ve komik hikayelerle tanınan Babo’nun yazısının başlattığı tartışma giderek tırmanacaktı. Babo, yazısında, şehirdeki bütün İlluminati üyelerinin de üyesi olduğu St. Theodor Zum Guten Rath Locası’na saldırıyordu.
Satır aralarında İlluminati’nin Habsburglarla ilişkili olduğuna dair imalara yer veren Babo, ikinci bir yazıda örgüt üyelerinin isimlerini açıklayacağını da ima etti. Weishaupt, Habsburglarla ilişki iddiasını sert bir biçimde reddetmişti. Buna rağmen İlluminati’nin Joseph II.’nin planını desteklemiş olması muhtemeldir.
 
Bavyera’da bazı üyelerin örgütten bu nedenle ayrıldığı biliniyor. Bu durum İlluminati’nin söz konusu projeyi savunduğu tezini güçlendirmektedir. Nitekim örgütün eski üyelerinden Joseph von Utzschneider’in iddiaları bu konuda aydınlatıcıdır. Utzschneider, İlluminati üyelerinin değişim planına yardım için kendisinden bazi yazışmalar hakkında bilgi edinmesini istemeleri üzerine Ocak 1784 tarihinde örgütten ayrılmış ve konuyla ilgili girişimleri Karl Theodor’un kuzeni Maria Anna von Pfalz-Sulzbach’a bildirmişti. Ünlü araştırmacı Richard van Dulmen, Babo’nun yazısının Bavyeralı yurtseverlerin bir ürünü olduğunu düşünmektedir. Bu durumda İlluminati’nin söz konusu plan içinde bir rolü olduğu tezini güçlendirmektedir. 
Bavyera’da izin alınmadan kurulmuş olan bütün dernek ve cemiyetler 22 Haziran 1784 tarihinde yasaklandı. 1785 yılında çıkan ikinci yasaklama kararında Mason locaları ile İlluminati’nin isimleri doğrudan belirtiliyordu. Yöneltilen suçlama vatan hainliği ve din düşmanlığıydı. Bu yasakla birlikte İlluminati’ye yönelik baskın ve aramalar başladı. Örgütün ele geçirilen bütün evrakları yayımlandı. Aslında İlluminati’nin hedefleri ve üye sayısı göz öniinde tutulduğunda, çıkartılan gürültü bir hayli abartılıydı. İşin bu boyuta gelmesinin nedeni farklıydı. İlluminati kendisini birdenbire çekişme halindeki kuvvetlerin arasında bulmuştu. Prusya Elçiliği, konuyla ilgili bir raporunda, Karl Theodor’un bu tahkikatı toprak değişiminde politik avantaja çevirmek istediği tespitini ifade ediyordu. Papa Pius Vl.’nın da meseleyle ilgilenmesi ve Freising Piskoposluğu’ndan gözlerini açmalarını istemesi bu nedenleydi. İlluminati’yle ilgili bilgilerin toplanarak bir an önce Roma’ya gönderilmesini isteyen Papa Pius VI., 1785 yılındaki iki mektubunda İlluminati üyeliği ile Katolik inancının bağdaşmadığını ifade edecekti.
Gelişmeler üzerine Weishaupt, Regensburg’a kaçtı, burada bütün gücüyle orgütünü korumaya çalıştı. Bunun icin en iyi yolun açığa çıkmak olduğuna karar vererek yazılar yazmaya başladı.İlluminati üyeleri, Regensburg’ta bir okuma topluluğunun içinde faaliyet göstererek saldırı dalgasının geri çekilmesini bekledi.
Weishaupt, Avusturya için çalıştıklarını, vatan haini ve ateist olduklarını söyleyen Babo’nun yazısını ayak takımını kışkırtmak için Kilisenin yazdırdığını ileri sürüyordu. Weishaupt’a göre Prusya ile birlikte hareket eden Zweibrücke Sarayı da işin içindeydi. 1785 Şubatında Weishaupt, iizerinde örgüt üyelerinin isimlerinin yer aldığı bir kağıdın Münih’te elden ele dolaştığını haber aldı. Sonradan ortaya çıkarılan bu liste bazi eksikler içeriyorsa da Karl Theodor’un soruşturmayı derinleştirmesi için yeterliydi. Listede Münih Sarayı’nda ve devlet yönetim kademelerinde görevli birçok kişinin isimleri yer alıyordu. İlluminati’nin yasaklanmasıyla ilgili kararnamede şöyle deniyordu: “Bu kişiler toplantılarında dine, devlete ve hükümete karşı en korkunç entrikaları planlamayı alışkanlık haline getirmiştir. Konuşmaları ve gizlice basıp dağıttıkları onur kırıcı yazılarıyla iğrenç sistemlerini yaymak için ellerinden geleni yapmaktadırlar.
 Bu kişiler kutsal dinimize, kilisemizin ayinlerine ve bunlarla ilgili her şeye
 kara çalmakta, dinimizi bütünüyle ortadan kaldırmak istemekte,  kabul ettikleri ilkelere bağlı kalarak bu ve benzeri kötü amaçlarına ulaşmak için her türlü aracı kullanmaktadır.”
Karl Theodor, Mayıs 1787 ‘de Regensburg, Freising, Eichstatt ve Passau Piskoposluklanndan illuminati’ye yönelik tutuklamalar için gerekli tedbirleri almalarını istedi.
Bavyera’da kurulan mahkemelere ulaştırılan ihbarların yanı sıra sorgulara rağmen büyük bir takip olmadı. En büyük cezayı görevlerini kaybeden ve bazıları sürülen devlet memurları almış oldu. Karl Theodor, birçok İlluminati üyesinin pişmanlık ve sadakatlerini ilan etmesini yeterli bulmuştu. İlluminati hakkındaki yasakların katı bir biçimde uygulanmaması, Karl Theodor’un da değişim meselesine olumlu yaklaşımı hatırlandığında, son derece anlamlıdır.
Miinih’te İlluminati’ye savaş açanların arasında, kendisi de eski bir İlluminati iiyesi olan Carl von Eckartshausen’in çevresinde toplanan karşıdevrimci bir grup da vardı. Eckerthausen , 1791 yılında yazdığı kitapta prensleri ve Kiliseyi Aydınlanma tehlikesine karşı uyarmaya çalışmıştı.
15 Kasım 1790 tarihinde Karl Theodor, İlluminati’nin toplantılara devam ettiğine dikkati çekerek yeni bir talimat yayımladı ve devlet görevlilerinden, öğretmenierden ve ruhban sınıfından hala komplolarla uğraştığı ileri sürülen İlluminati’ye karşı dikkatli olunmasını istedi. Bütün görevliler İlluminati’yle ilgilerinin olmadığına dair yemin edecekti. Rejimin dikkati bu dönemde kiliseye yoğunlaştı. Kutsal Konsey üyelerinin arasında İlluminati’ye karşı yeterli kararlılık göstermediğinden şüphelenilenler süresiz olarak görevlerinden uzaklaştırıldı.
İlluminati’nin Çöküşü
Fransız Devrimi sonrasında Miinih’te ve özelikle de Güney Almanya’da İlluminati’ye karşı duyulan korku ileri bir boyuta varmıştı. Masonlar ve İlluminati’yi Aydınlanma ve devrim karşıtı basın, devrimci düşüncelerin asıl hazırlayıcısı olmakla suçladı. 
Devrim korkusu hızla yayılıyordu. 1785 yılında Joseph II. de toplumdan ilerici ve Aydınlanmacı bir despotun karşılayabileceğinden daha ileri talepler gelmeye başlaması üzerine, Mason localarını yasaklama yoluna gitti. Aynı dönemde Trier (1783), Düsseldorf (1794), Stefa (1795), Siebenburgen (1798), Koln (1792) ve Erfurt’taki (1795) okuma gruplan da yasaklandı. Mesele sadece İlluminati ile sınırlı değildi; gericiliğin genel bir saldırısı söz konusuydu.
İlluminati’nin gelen baskılara karşı koyması mümkün değildi. Kitle bağlarının olmaması yüzünden İlluminati’nin disiplin iddiaları aslında boş kalmıştı. Söz konusu disiplin sadece sınırlı bir çekirdek için geçerliydi. Böyle sınırlı bir orgütlenmenin, etrafındaki büyük güçlerin kapışmasından etkilenmemesi ya da kendisine yönelik saldırıları geri püskürtebilmesi mümkün değildi. Öyle de oldu. Kendisini bir anda büyük bir komplonun içinde bulan örgütün en üst düzey yöneticileri bile geri adımlar  atmak zorunda kaldı. Örgütte çözülmeler başlamıştı. 1785 yılında Stolberg-Rossla Kontu Johann Martin, örgütün faaliyetlerini askıya aldı. Weishaupt bu dönemde saklandığı Regensburg’ta İlluminati ve felsefeyle ilgili ceşitli yazılar kaleme alıyordu. 1786 yılında kendisini giivende hissetmediği için, Viyana’ya gitti. Ama burada umduğu gibi bir iş bulamadı. Hakkında birçok suçlamanın yöneltildiği Regensburg’a geri döndiü. Çabaları boşunaydı. Yakalanması için, Münih’ten sürekli olarak baskı yapılıyordu. Sonunda Weishaupt, 1787'de Gotha’ya kaçtı. 
Bu kez Bode ve Dük Ernst II., örgütün yönetiminde söz sahibi olmuştu. Bir süre sonra Dük Ernst II. yönetimden çekildi. Tek başına kalan Bode’nin yaptığı revizyonlardan sonra İlluminati’nin Weishaupt’un amaçlarıyla hiçbir ilgisi kalmamıştı. Bu dönemde Bode, durumun kontrolden daha fazla çıkmasını engellemek için, Weishaupt’un örgütten uzakta kalmasını istiyordu. işin tuhaf tarafı, Weishaupt da bu duruma razı olmuş görünüyordu. Soruşturmaların hız kazandığı 1787 yılındaki bir yazısında geçmişteki düşüncelerinden vaz geçtiğini, artık hükümdarların ve ulusların dünya üzerinden yok olacağını düşünmediğini ifade ediyordu.  Ama İlluminati’nin ayakta kalması için Bode’nin yürüttüğü faaliyetler yetersiz kaldı. Ele geçirilen yazışmalardan örgütün büyük bir kan kaybına uğradığı anlaşılıyor. Nitekim bir sure sonraBode’nin bütün çabalarına rağmen örgüt ortalıktan silindi.
Bu esnada Bavyera’da da değişiklikler oluyordu. Karl Theodor’un ölümünden sonra iktidara geçen Max IV. Joseph’in en güvenilir bakanı eski bir İlluminati üyesi olan Freiherrn von Montgelas idi. Montgela İlluminati’ye karşı uygulanan yasaklamaları kaldırmadı ama artık örgütle ilişkisi kalmamış becerikli eski üyelere görev vermekten de kaçınmadı. Bu dönemde Bavyera’da önemli idari reformlar yapılacaktı. Montgelas, Weishaupt’a karşı takınılan düşmanca tavrı sona erdirdi ama onun geri dönmesine de izin vermedi. Bu durumu anlayışla karşılamış görünen Weishaupt, kendisinin tekrar bir örgütlenmeye gideceği yolundaki her türlü rivayetten çok rahatsız oluyordu. 26 Mayıs 1799'da adli makamlara yazdığı mektupta artık İlluminati’yle hicbir ilgisinin kalmadığını, hatta bunu gerekirse mahkeme önünde de tasdik edebileceğini söyledi. Kurucusunun bu sözlerinin de gösterdiği gibi İlluminati artık tarihteki yerini almıştı.
Komplo Teorisyenleri ve İlluminati
İlluminati, Aydınlanmacı örgütlenmelerin arasındaki politik cemiyetlerin önde gelen örneklerinden biriydi. İktidarı hedeflemesi, onu karşıdevrimci komplo teorisyenleri açısından en tehlikeli örgüt haline getiriyordu. İlluminati hakkında geçmişte başlayan ve günümüzde de hala devam eden kampanyanın ana nedeni budur. 
İlluminati’ye karşı tepki o kadar güçlüydü ki örgütün ortadan kalkması bile bu tepkiyi sonlandırmaya yetmeyecekti. Karşıdevrimci çevreler için İlluminati’yle en ufak bir ilişki bile büyük bir tehlikeydi. Bu yüzden yönetimin en etkili bakanı olmasına rağmen Montgelas’in yaptıkları bile uzun zaman tartışıldı. Gülhaçlar’ın önde  gelenlerinden Kont Johann August von Torring, Montgelas’in geçmişine gönderme yaparak sarayda Weishaupt’un sözlerinin prenslerden daha fazla dinlendiğini ileri sürüyordu. Aynı dönemde Bavyera’daki gelişmeleri titizlikle izleyen Viyana’ya gönderilen gizli raporlarda Montgelas’in İlluminati iiyesi olduğu hatırlatılarak hala örgütün politikalanna bağlı olduğu iddia ediliyordu.
Komplo teorisyenleri, bütün kurgularını İlluminati’nin Fransız Devrimi’ni yönettiği iddiası üzerine kurmuşlar, bu yönetme iddiasını kanıtlamak içinse hayali ilişkiler ortaya atmışlardı. Bu kurgulardan birincisi, Kont Alexander Cagliostro isminde, Masonluk ve İlluminati’yle ilişkide olduğu iddia edilen bir kişinin 1789 yılında Engizisyon karşısında verdiği ifadelerden oluşuyordu. Asıl ismi Guiseppe Balsamo olan Cagliostro, gerçekte bir dolandırıcıydı. Aldığı eczacılık eğitimini simya alanındaki faaliyetleri için kullanan Cagliostro, kendisinin icat ettigi “Mısır Masonluğu” isminde gizemci oğelerle bezenmiş bir oğreti sayesinde insanları dolandirmayı meslek haline getirmiş, arada kendi kendisine birsoyluluk ünvanı vermeyi de ihmal etmemişti. Hayatı boyunca dolandırıcılık faaliyetlerinde birçok gizli örgütle bağ kurmaya çalışan Cagliostro, ortak gizemci inanışları nedeniyle dönemin ünlü simalarından Baron Peter von Leonhardi’yle yakın olmayan bir ilişki içindeydi. Leonhardi, Knigge’yi ve İlluminati’yi tanımaktaydı. Ama gizemci akımlarla ilgilenen Leonhardi, köktenci Aydınlanmacı yapısını öğrendiğinde İlluminati ve Knigge’yle bütün ilişkisini kesmişti.
Cagliostro, yakalandıktan sonra canını kurtarmak icin verdiği ifadede Tapınak Şovalyeleri’nce yönetilen İlluminati ve Masonların Fransa ve italya’da monarşileri devirrneye karar verdiğini söylemişti. Cagliostro’ya göre yöneticilerinden olduğu Masonlar ve İlluminati, bütün Avrupa’da, zincirleme devrimlerle Papalığı ve hanedanlıkları ortadan kaldırmayı hedefliyordu. Eğer engizisyon biraz daha zorlasaydı, Cagliostro büyük ihtimalle İlluminati’nin Isa Peygamber’in ölümünden de sorumlu olduğunu söyleyecekti. 1790 yılında Bode, Cagliostro’nun İlluminati’nin yöneticilerinden birisi olmadığını alaylı bir iislupla kaleme aldığı bir yazıyla açıkladı.
Goethe ve Schiller gibi isimlerce dolandırıcılığı tescillenen Cagliostro’nun   yaptıkları kendi zamanındaki oyunlara bile konu olmuştu. Bir dolandırıcıdan başka bir şey olmayan Cagliostro’yu komplo teorisyenlerinin dışında kimse ciddiye almamıştı. Devrim karşıtı çevreler canını kurtarmak isteyen Cagliostro’nun sözde itiraflaruının uzerine hemen atlamışlardı. 1791 yılında Papalıkça yayımlanan sözde itiraflar iki yıl içinde Almanca, Fransızca ve Lehçe’ye  çevrildi.
Ikinci kurgu, İlluminati’nin Weishaupt’tan sonraki yöneticilerinden Johann Joachim Christoph Bode’nin 1787 yılındaki Paris gezisi hakkındadır. Herman Ahlward, 1910 yılında yazdığı bir yazıda Bode’nin bu gezisinin Fransiz Devrimi’ni İlluminati’nin gerçekleştirdiğini kanıtladığını öne sürüyordu. İlluminati ve Bode hakkındaki son bulunan belgeler bu iddiayı da çürütmektedir. Bode gerçekten de Paris’e gitmiş, ve orada çeşitli locaların toplantılarına katılmıştır. Bugün hem bu
 gezi hem de sonuçlan hakkinda Bode’nin düşündükleri ve kaleme aldıklarını Tarihçi  Hermann Schüttler yayımlamıştır. Bunların içinde komplo teorisyenlerini destekleyecek hiçbir şey yoktur. 
Üçüncü bir iddia da Devrim’den önce Fransa’da kurulan “Les İllumies” yani “Aydınlanmışlar” ismindeki bir locayla ilgiliydi. İsim benzerliği komplo teorisyenleri için aradaki ilişkinin kanıtı sayılıyordu. Oysa bu ufak ve etkisiz locarın Aydınlanma mücadelesi yerine gizemci akımlarla ilgilenmeyi tercih ettiği bugün artık  bilinmektedir. Kaldı ki Aydınlanma Çağı’nda ışık ve aydınlıkla ilgili isimlerin kullanılması çok yaygındı. Aydınlanmacılar, kendilerinin aklın ışığını, Kiliseninse karanlığı ve Ortaçağ kalıntılarını temsil ettiğini düşünüyordu. Komplo teorisyenlerinin iddialarının tersine, İlluminati ile Masonluk arasındaki ilişkiler de son derece sorunluydu. illuminati Masonluğun türevi değildi, aksine onun eksiklikleri uzerine inşa edilmiş, politik açıdan ona rakip bir örgüttü. İlluminati’nin ve Weishaupt’un devrim ve şiddet hakkında savunduğu fikirler Fransız Devrimi’yle ilişki iddiasını da yalanlamaktadır. Kaldı ki İlluminati’nin örgütsel durumu aslında pek parlak değildi. Örgüt bir başka ülkede devrim yapmak bir yana, doğduğu topraklarda bile yaşamakta zorlanıyordu. Çıkan tartışmalar İlluminati’nin zaten kısıtlı olan gücünü iyice azaltmıştı. Bir kitle temeline sahip olmayan ve kitlelerle ilişki kurmayı küçümseyen örgüt, bir süre sonra feodal prenslerin arasındaki iktidar savaşında piyon haline gelmişti.
* Bu derlemenin hazırlanmasında Haluk HEPKON’un Komplo Teorileri Tarihi adlı eserinden yararlanılmıştır. (Kaynak Yayınları, 2. Basım, Kasım 2007, S. 71-99)